İZLENİM – Suriye’nin yetimleri

Suriye’de yaşanan çatışmalarda 9 milyon 200 bin çocuk çeşitli şekillerde yardıma muhtaç hale gelmiş; bir milyondan fazla yetim çocuğun olduğu söyleniyor. Ancak bu sayı net değil, çünkü çatışmalar sürekli devam ediyor.

Tülay Gökçimen   |26.08.2020
İZLENİM - Suriye'nin yetimleri

Cerablus

Suriye içinde iki buçuk saat süren uzunca bir yolculuktan sonra Cerablus’a vardık. Fırat Kalkanı bölgesinde olduğu için, Cerablus çarşısındaki hareketlilik, evinin balkonundan bakan kadınlar, kapı önlerinde oynayan çocuklar sizi şaşırtabilir.

Cerablus’a 3 yıldır düzenlediğimiz “Saçlara Örgü, Yüreklere Kardeşlik” projesini gerçekleştirmek üzere gittik. 300’den fazla kız çocuğuna ulaşmayı hedefliyorduk ve geri dönüş uzun olacağı için bir gece İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı’nın Cerablus Yetimhanesi’nde kalmaya karar verdik. Akşam yetimhaneye girer girmez, yerde derin bir uykuya dalmış Zeyd ile karşılaştım. Saat 22:00’a geliyordu ve henüz iki aylık olan Zeyd top atsanız uyanmayacak gibi güzel bir uykuya dalmıştı. Yer yatağında tek başınaydı. Üstü örtülü değildi, çünkü hava çok sıcaktı, hatta tam tepesinde onu serinletmeye çalışan bir pervane vardı.

Pek çok anne bebeğinin tam tepesine bir vantilatör koymazdı; ama Zeyd pek rahatsız olmuşa benzemiyordu. İki gün önce Cerablus’un merkezinde bulunmuştu Zeyd. Muhtemelen annesi bırakıp gitmişti. Neden bıraktığına dair pek çok şey sıralayabiliriz: Savaş travması, geçim zorluğu, tecavüz veya yeni bir hayata başlama isteği. Ama akli dengesi yerinde ise hiçbir şey iki aylık bir bebeği sokağa terk etmek için bir neden değildi. Bütün gece Zeyd’i izledim, hiç uyumadım. Hiç sesi çıkmadı. Çevremdeki tüm iki aylık çocuklar, hele de erkek bebekler geceleri gaz sancısından uyumaz, annelerini de uyutmazdı; ama Zeyd belli ki kimseyi rahatsız etmek istemiyordu; o yüzden hiç ağlamadı. Onunla ilgilenen hanım sanki kendi çocuğu gibi seviyordu, konuşuyordu. Mamasını içtikten sonra yine derin uykulara dalıyordu Zeyd.

Ne kadar çok yetim vardı ve ne kadar yalnızlardı. Bu yetimhanede kendilerine ait hiçbir şeyleri yok, her şeyleri başka çocuklarla ortak. Ve bu çocuklar hiç ağlamıyorlardı; yaşanan savaşın tüm yükünü omuzlamışlardı sanki.

İlk defa bir yetimhanede kalıyordum. Gece herkes uykuya daldıktan sonra odaları dolaştım. Her yer çocuk; nereye baksanız çocuk… Pek çoğu küçüktü ve hem anneleri hem de babaları olmadığı için burada kalıyorlardı. Hava çok sıcak olduğu için çoğu yerde yatıyordu. Mermerde mışıl mışıl uyuyan çocuklar insanın yüreğini dağlıyordu. Dönerek uyumaya alıştıkları belli; çünkü kimse gece yattığı yerde değildi büyük ihtimalle.

Sabah ezanı okunduğunda yaşları 10-15 arasında değişen kızlar sırayla kalkıp abdest aldılar ve hep beraber namaza durdular. Bu arada Zeyd hâlâ hiç ağlamamıştı. Ona bakan hanım altını değiştirdi mamasını verdi o sanki uyumaya yemin etmiş gibi derin bir uykudaydı. Gün aydınlanmaya başladığında çocuklar da birer birer uyanıp yanımıza gelmeye başladı.

Kızların hepsi, hediye ettiğimiz el örmesi bebekler kucaklarında, gezinmeye başladılar. Büyük kızlar bile bebeklerle oynamaya başladı. Erkek çocuklar için yanımızda getirdiğimiz oyuncak arabaları yattıkları yerde avuçlarının içine koymuştum. İki yaşındaki Ahmet’in avucunda bir arabayla uyandığındaki bakışlarını hiç unutamam. Başta yanıma gelmeye çekinen çocuklar sonra onları çok sevdiğimizi anlayınca bir bir yanımıza gelmeye başladı. Muhammed kucağıma oturdu. Hüseyin ve Hasan iki yanıma sokuldu ve ben yetimler tarafından kuşatılmış ve sevinçten ne yapacağını bilmez bir ruh haline bürünmüştüm. Yetimhane yetkilileri çocuklardan bize bir şeyler sunmalarını istediler. Onlar da öğrendikleri ezgileri hareketleriyle bize sergilemeye başladılar.

Ben bir yandan kucağımdaki çocukları öpüyor bir yandan büyükleri alkışlıyordum ve gözyaşlarıma engel olamıyordum; çünkü o kadar masum, o kadar sessizdiler ki… Namaz kılarken kimsenin sırtına çıkamadılar belki onlar ya da nazlanarak birilerinden bir şey talep edemediler hiç. Kötü rüya görseler onları sakinleştirecek bir anne babaları yok ya da onların geleceği için hayal kuran ebeveynleri. Evet, yetimhanenin şartları bölge şartlarına göre çok iyi diyebiliriz; onlarla ilgilenen insanların sevgi dolu olduğu da çok belli. Gelgelelim orada tek sen yoksun, senin gibi onlarca çocuk var. Tek tesellin dışarıda değilsin, kötü niyetli kişilere karşı savunmasız değilsin ve o gün ne yiyeceğim veya nerede uyuyacağım diye düşünen binlerce yaşıtın gibi düşünmüyorsun.

Zeyd uyanmış uzaktan bizi izliyordu ve hala ağlamıyordu, sanki ağlamaya hakkı yokmuş gibi. Ona mamasını yedirirken “Acaba annesi az da olsa emzirmiş midir, anne sütünün tadına bakmış mıdır?” diye düşündüm. Buradaki pek çok çocuğun anne sütünün tadına bakmadığına eminim. Üç küçük kardeş: Erva, Hüseyin ve Hasan… O kadar tatlılardı ki Erva bir buçuk, Hasan ile Hüseyin üç yaşlarındalardı. Bu hayatta o yetimhanede onlarla ilgilenen hanımlar dışında kimseleri yoktu. Muhammed beş yaşındaydı ama hâlâ tuvaletini söyleyemiyor, altı bezleniyordu. Gelip gidip beni öpüyor, sürekli pardösümün ucundan tutuyor ve gözlerime “Sakın sen gitme bir yere” der gibi bakıyordu.

Bir ara telefonuma indirdiğim çizgi filmler aklıma geldi. Çizgi filmi gösterince küçük çocuklar hemen başıma toplandı ve merakla izlemeye başladılar. Bense onları izliyordum. Sonra birden çok kötü bir şey yaptığımı anladım. Çizgi filmdeki küçük kız annesine ve babasına sarılıyordu. O an kendime çok kızdım ve telefonu kapatıp çizgi filmin bittiğini söyledim. Annesi ve babası olmayan çocuklara, annesine ve babasına sarılan çizgi film izlettireceğim hiç aklıma gelmemişti. Hemen yanımdaki şekerleri dağıtarak olanları unutturmaya çalıştım.

Ne kadar çok yetim vardı ve ne kadar yalnızlardı. Bu yetimhanede kendilerine ait hiçbir şeyleri yok, her şeyleri başka çocuklarla ortak. Ve bu çocuklar hiç ağlamıyorlardı; yaşanan savaşın tüm yükünü omuzlamışlardı sanki.

Öldürülen anne ve babalardan geriye kalan çocukların, yetimler ve öksüzlerin sayısı, belki de 9 yılda Suriye’de öldürülen insan sayısından kat be kat daha fazla. Bir baba öldürüldüğünde geriye en az dört, beş çocuk bırakıyor. Suriye’de şu an ailesinden hiç kimsesi kalmamış binlerce çocuk var. Sivil toplum örgütlerinin kurduğu bu yetimhaneler olmasa, onlara sahip çıkacak kötü niyetli insanlar sıraya girmiş durumda.

Suriye’de 9 yıldır binlerce çocuk katledildi. Kimisi oyun oynarken, kimisi evde uyurken, kimisi de annesinin karnında henüz hayata merhaba demeden bombaların hedefi oldu. Bir milyondan fazla insan bu saldırılarda hayatını kaybetti. Hâlâ cezaevlerinde kadın-erkek binlerce kişi olduğunu biliyoruz.

Öldürülen anne ve babalardan geriye kalan çocukların, yetimler ve öksüzlerin sayısı, belki de 9 yılda Suriye’de öldürülen insan sayısından kat be kat daha fazla. Bir baba öldürüldüğünde geriye en az dört, beş çocuk bırakıyor. Suriye’de şu an ailesinden hiç kimsesi kalmamış binlerce çocuk var. Sivil toplum örgütlerinin kurduğu bu yetimhaneler olmasa, onlara sahip çıkacak kötü niyetli insanlar sıraya girmiş durumda.

Suriye’de yaşanan çatışmalarda 9 milyon 200 bin çocuk çeşitli şekillerde yardıma muhtaç hale gelmiş; bir milyondan fazla yetim çocuğun olduğu söyleniyor. Ancak bu sayı net değil, çünkü çatışmalar sürekli devam ediyor.

Onlardan ayrılırken çok ağladık ve Muhammed’in “Sen gitme” sözlerini kalbimize saklayarak bölgeden ayrılmak zorunda kaldık. Aslında biz oradan hiç gitmedik.

[Yönetmen Tülay Gökçimen Suriye iç savaşında yaşananların anlatıldığı “Haykırış” adlı kitabın da yazarıdır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Hindistan’da Müslümanların geleceği

Cum Ağu 28 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Hindistan’da Ram Tapınağı’nın, adını Babür Şah’tan alan “Güney Asya’nın Ayasofya’sı” olarak nitelendirilebilecek Babri camiinin bulunduğu yere yeniden inşa edilmesi ülkedeki Müslümanlar için seçilmiş bir travma etkisi doğurdu. Dr. Hayati Ünlü   |25.08.2020 Hindistan Başbakanı Nerandra Modi (solda), Uttar Pradeş eyaletine bağlı Fezyabad şehri yakınlarında […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump