Irak ve Suriye’de DEAŞ’ın yükselişi

Gelinen son noktada ABD, Rusya, Irak ve Suriye devletleri DEAŞ’ın gerçek anlamda yenilgiye uğratılamadığını ve örgütün bir yeniden doğuş sürecine girdiğini kabul ediyorlar.

Çağatay Balcı   |01.09.2020
Irak ve Suriye’de DEAŞ’ın yükselişi

İstanbul

2018 yılı itibarıyla uluslararası kamuoyunda terör örgütü DEAŞ’ın yenilgiye uğradığı yönünde güçlü bir inanç ortaya çıktı. Bu inanç büyük oranda ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonun ve İran’ın “DEAŞ’la mücadelede ana aktörler” imajıyla uluslararası kamuoyuna sundukları söylemlerle inşa edildi. Bunun en somut örnekleri ise 2017’de İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’e DEAŞ’ın bitirildiğini deklare eden mektubu ve 2019 yılında DEAŞ lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin öldürülmesinin ardından ABD Başkanı Donald Trump tarafından yapılan açıklamalar oldu.

Fakat uluslararası kamuoyunda oluşan söz konusu inanç DEAŞ’ın Suriye ve Irak’ta eylemlerine yeniden başlamasıyla birlikte sarsılmaya başladı. Bu durum, terörle mücadele süreçlerinin, aktörlerin konjonktürel “kazanım” ya da “başarılarının” ötesinde değerlendirilmesi gereken süreçler olduğunu bir kez daha gösterdi. DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de yeniden yoğun bir faaliyet sürecine girmesi, terörizmle mücadelenin daha geniş boyutlu bir doğaya sahip olduğunu tekrar hatırlatmış oldu. Bu durum, terör örgütlerinin “yeniden doğuşu” olarak nitelendirilen süreçlerin dinamiklerinin örgütsel ve sosyolojik koşullarına odaklanmayı gerektiriyor.

Terör örgütlerinin “yeniden doğuş” süreçleri ve koşulları

Terörizmle mücadele operasyonları sonucunda terör örgütleri pek çok açıdan zafiyete uğruyor; bu operasyonların etken sonuçları itibarıyla da örgüt içi sarsıntılar ve kırılganlıklar yaşanıyor. Bu süreçlerde terör örgütlerinin yaşadıkları kayıplar birkaç farklı boyutta kendisini gösteriyor. Bunlar, mevcut olması halinde alan kontrolünün yitirilmesi, militan kaybı, silah kapasitesinde ve finansal kapasitede kayıplar, liderliğin sorgulanması, örgüt içinde ayrışma veya demoralizasyonun ortaya çıkması şeklinde sıralanabilir. Bu kayıplar ve etkiler terör örgütlerinin uzun bir süre hareketsiz kalmalarına yol açıyor. Bu duruma örgüt liderlerinin suikastlarla etkisiz hale getirilmesi veya sağ olarak yakalanması da eklendiğinde, terör örgütleri tam anlamıyla mefluç hale geliyor ve hatta örgütün ve faaliyetlerinin tamamen sona erdiği algısı oluşabiliyor.

Gelinen son noktada ABD, Rusya, Irak ve Suriye devletleri DEAŞ’ın gerçek anlamda yenilgiye uğratılamadığını ve örgütün bir yeniden doğuş sürecine girdiğini kabul ediyorlar. Bu doğrultuda DEAŞ, bu ülkelerin yaklaşımları çerçevesinde, en önemli güvenlik tehdidi olmayı sürdürüyor.

Fakat terörizmle askeri/fiziki mücadelenin ortaya çıkardığı sonuçla kendini gösteren bu algı büyük bir yanılgıya da işaret ediyor. Askeri/fiziki bağlamda yenilgiye uğratılan terör örgütlerinin tüm yönleriyle ortadan kaldırıldığına yönelik kanaat, birtakım sosyolojik koşulların varlığını koruması sonucunda aksi bir kanaate dönüşüyor. Mevcut sosyolojik koşulların varlığını sürdürmeye devam etmesi, kısa bir süre içinde terör örgütlerinin yeniden canlanmasına yol açıyor.

Söz konusu sosyolojik koşullar, sosyolog Johan Galtung’un yapısal şiddet, negatif ve pozitif barış kavramlarıyla meydana getirdiği çerçevede açıklanabilir. Yapısal şiddet, bir toplumda belirli toplumsal kesimlere yönelik fiziki saldırılardan ayrımcılığa, eşitsizliğe kadar geniş bir kümeyi ifade eden bir kavram. Negatif barış kavramı ise bu toplumsal durumun oluşturduğu gerilimlerin, zihinsel ve kimliksel ayrımların ve ötekileşmenin derinleşmesini, fakat bunların görünürde bir şiddet hareketi oluşturmadığı ortamı açıklıyor. Son olarak, pozitif barış da toplumda her türlü zihinsel ve kimliksel ayrımın, gerilimin ve çelişkinin çözümlendiği gerçek barış ortamı olarak tanımlanıyor.

Bu çerçevede terör örgütlerinin yeniden doğuş süreçleri ele alındığında, yapısal şiddet ve negatif barış durumunun sürdüğü toplumsal yapılarda, örgütlerin yeniden harekete geçmesi ve prestij kazanması mümkün hale geliyor. Zira terör örgütleri bu toplumsal yapılarda örgütsel anlatılarını ve propaganda kabiliyetlerini güçlendiriyor ve örgütlenme ve eleman kazanma açısından ciddi bir sorunla karşılaşmıyorlar. Bu duruma terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği ülkelerdeki otorite boşlukları da eklendiğinde, yeniden doğuş süreçleri için elverişli bir zemin kendisini gösteriyor.

Terör örgütleri, bu zemin üzerinde başlattıkları yeniden doğuş süreçlerinde, büyüme/gelişme evrelerinde olduğu gibi, şiddet eylemlerini varlığını ispatlama ve hatırlatma aracı olarak görüyorlar. Dolayısıyla bu süreçlerin başında terör eylemleri yoğun biçimde gözlemlenmekte. Fakat yeniden doğuş süreçlerindeki şiddet eylemleri, örgütün kapasite açısından yaşamış olduğu zafiyete paralel olarak, daha az kişiden oluşan ve gizliliğe azami önem gösteren küçük gruplarla sabotaj, bombalama eylemleri veya silahlı saldırı biçiminde dönüşüm gösteriyor.

Diğer yandan, yeniden doğuş süreçlerinde terör örgütleri öncelikle mevcut örgüt kadrolarına, militanlarına ve sempatizanlarına hitap ediyorlar; örgüt içinde kendini gösteren belirsizlik ve yenilgi psikolojisini aşmaya çalışıyorlar. Bu durumun tesis edilebilmesinin ardından ise örgütler klasik anlamda eleman kazanmaya ve kitlelere yönelik propaganda faaliyetlerine odaklanıyorlar. Bu çerçevede, geçmişte örgütün bir alan kontrolüne ulaşmış olması şartıyla, bu alan kontrolünün bir “başarı” olarak nitelendiği gözlemlenir. Bu noktada, alan kontrolünün yitimi örgüt tarafından “kazanımın gaspı” olarak söylemleştirilerek bir intikam algısı meydana getirilir. İntikam algısı, örgütün geçmiş “başarı” anlatısına dayalı olarak, kazanımların yitirilmesine yol açan odakları hedef haline getirir. Bu süreçlerde, şayet örgüt lideri etkisiz hale getirilmişse intikam söylemi liderin intikamını da kapsar. İntikam algısıyla paralel olarak örgütler, geçmiş başarı veya kazanımlara yeniden ulaşabilmeyi başat söylemler arasına yerleştirir; örgütün mücadelesinin uzun erimli bir süreç olduğu ve alınan yenilginin yalnızca bu sürecin küçük bir parçası olduğu yönünde mesajlar örgüt kadrolarına ve sempatizanlara iletilir. Son olarak, yeniden doğuş süreçlerinde örgütlerin en önemli anlatı dayanakları, yenilgilerden ve hatalardan ders çıkarıldığı, örgütün hareketsiz kaldığı süre içinde yaşanan gelişmelerin örgütü “haklı” çıkardığı ve dolayısıyla örgütün varlık gerekçesinin güçlendiği yönündeki mesajlardır.

Irak ve Suriye’de DEAŞ’ın yükselişi

Irak ve Suriye, terör örgütlerinin yeniden canlanma süreçlerine DEAŞ örneğinde sahne olan iki ülke konumunda. Bu nedenle söz konusu iki ülkenin, açıklanmaya çalışılan çerçevede değerlendirilmesi gerekiyor. Irak ve Suriye’deki sosyopolitik duruma bakıldığında kendisini gösteren ilk ortak nitelik, her iki ülkede de otorite ve güç boşluğu alanlarının mevcut olması. Bu durum, farklı devletlerin ve devlet dışı silahlı aktörlerin alan kontrolüne sahip olduğu bir coğrafi tablo ortaya çıkarıyor. Bunun sonucunda DEAŞ, otorite ve güç boşluğunun doğurduğu imkanlarla yeniden örgütlenebiliyor ve eylemler gerçekleştirebiliyor. Bu eylemlerin ise sık fakat küçük çaplı oldukları gözlemleniyor.

İkinci olarak hem Irak’ta hem de Suriye’de DEAŞ’ın ortaya çıkışını ve güç kazanmasını sağlayan sosyolojik şartlarda ciddi bir dönüşüm gözlemlenmiyor. Irak’ta mezhepsel ve etnik düzeyde etkili olan ayrışma, gerilim ve çelişkiler varlığını sürdürüyor. Bununla birlikte Irak’ın ABD-İran geriliminin yansıma alanına dönüşmesi de bu gerilimlere yeni boyutlar ekliyor. Suriye’de ise ülkenin kuzeyinde alan kontrolü uygulayan PYD/YPG terör örgütünün ve Rusya, İran ve ABD’nin bu ülkedeki varlıkları, etnik ve mezhepsel toplumsal hatları etkiliyor.

Bu faktörlere bağlı olarak, DEAŞ yeniden örgütlenme ve eylem alanları bulabiliyor. İki ülkede DEAŞ’la mücadelenin ana ve meşru aktörleri bağlamında gözlemlenen belirsizlik ve koordinasyon sorunu, örgütün bu noktadaki boşlukları değerlendirmesini sağlıyor. Bununla birlikte DEAŞ iki ülkede geçerli olmaya devam eden mezhepsel ve etnik gerilimleri propaganda ve eleman kazanma zemini olarak kullanmaya devam ediyor. DEAŞ Irak ve Suriye’de sağlamış olduğu alan kontrolünün yitimini “kazanımın gaspı” olarak anlatılaştırıyor ve “intikam ve eskiye dönüşü” yeni hedefler olarak belirliyor. DEAŞ aynı zamanda Irak ve Suriye hapishanelerindeki militanlarına ise “esaretten kurtuluş” vaat ediyor ve örgüt içindeki psikolojik çöküntüyü telafi etmeye çalışıyor.

Gelinen son noktada ABD, Rusya, Irak ve Suriye devletleri DEAŞ’ın gerçek anlamda yenilgiye uğratılamadığını ve örgütün bir yeniden doğuş sürecine girdiğini kabul ediyorlar. Bu doğrultuda DEAŞ, bu ülkelerin yaklaşımları çerçevesinde, en önemli güvenlik tehdidi olmayı sürdürüyor. Diğer yandan DEAŞ’ın yeniden doğuş sürecinde geçmişten farklı olarak uygulanacak strateji ise merak konusu. Bu süreçte esas alınacak strateji, sosyolojik bir dönüşümle DEAŞ’ın gerçek anlamda etkisizleşmesi ya da örgütün kendisini yeniden üretmesiyle sonuçlanacaktır.

[Milli Savunma Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Programı’nda doktor adayı olan Çağatay Balcı İRAM Güvenlik Çalışmaları Koordinatörlüğü’nde araştırmacı olarak çalışmaktadır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Fransa neden Türkiye’nin karşısında?

Cum Eyl 4 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor. Akın Özçer   |03.09.2020 İstanbul Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 28 Ağustos günü Paris yakınlarındaki Villeneuve kasabasında düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Doğu Akdeniz politikasıyla […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump