Gençlere Sesleniyorum – 14

AHLAK VE MÂNEVİYAT

Sevgili gençler!

İnsanı olgunlaştıran, yüzünü gülümseten, gönlünü huzurla dolduran, toplumda sevilen ve sayılan, itibar edilen, güvenilen bir   konuma yükselten  özellik  şüphesiz,  “Ahlak Güzelliği” dir.

Bir insanın ahlakı ne kadar güzel olursa, onun kemalatı ve toplum içindeki derecesi de aynı ölçüde güzel ve üstün olur.

Ahlakı güzel, davranışları örnek olan insanlar, toplumun en değerli, en seçkin, en saygın kişileridir.

Bunlar; her yerde özlenen, söz ve sohbetleri dinlenen, birarada bulunmaktan  zevk duyulan dünyanın en sevimli, en saygın ve en mutlu insanlardır.

Sevgili gençler! Dünya misafirhanesine gelen bütün insanlar, arkalarında izler bırakarak ebedi bir âleme göçer giderler…

Hayatını, İslamın  aydınlığında, Kur’an’ın gölgesinde, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v)in  yolunda, güzel ahlak ve maneviyat  yüklü olarak  tüketen seçkin, saygın ve örnek  insanların bıraktıkları izleri, zaman ve asırlar bile kesinlikle aşındıramaz!…

Arkadan gelenler, bu sağlam izleri takip ederek bu yolda yürümeyi ve ömürlerini sürdürmeyi  kendilerine  bir onur kabul eder, ebedi saadete ermelerine kılavuzluk eden bu izlere  gözyaşları içinde yüzlerini sürerler.

Yaratılış gayelerine uygun hareket edip İslam ahlakına sahip olan  insanlar, hem bu dünya misafirhanesinde, hem de ebedi hayatta mutlu, şen ve bahtiyar olurlar.

Ahlaklı insan, mütevazı ve  fazilet sahibidir. Sabırlıdır. Olayları, objektif olarak değerlendirir. Temkinli ve tedbirli olur. Vakar sahibidir. Hayâsızlıktan nefret eder. Onurunu korumasını bilir. Asla dalkavukluk yapmaz.  Gurur ve kibir  mikrobundan da  şiddetle korunur.

Ahlaklı insan, karşısındakinin ufak tefek hatalarını bağışlamasını bilir. Kin ve intikam gütmez. Öç alma duygusu taşımaz.

Ahlaklı insan, sır saklamasını bilir. Başkalarının özel hayatı ile ilgilenmez. Çünkü, yalandan, iftiradan, gıybetten, dedikodudan ve şantajdan nefret eder.

Müslüman, güzel ahlaktan uzak yaşayamaz. Gerçek ahlak sahibi bir mü’min; Allah’a karşı kulluk görevlerini, Peygambere karşı ümmetlik vazifesini yaptıktan sonra şahsına, ailesine, akrabalarına,  komşularına,  milletine, vatanına ve insanlığa karşı olan vazifelerini de eksiksiz olarak yapar. Bunların birini ihmal etmek, ahlakın zayıflamasına sebep olur.

Ahlakı düzgün insan, ölçülü ve dengeli insandır. O her yerde ve her işinde ölçülü hareket eder. Kısaca ahlaklı insan, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eder.

Sevgili gençler! İmansız bir ömrün, ahlaksız bir yaşamın ve İslami olmayan bir hayatın akıbeti hüsrandır.

Allah’tan korkmadan günah işlemeye  devam eden bir insanın kalbi ve ruhu; kötülüğün, çirkinliğin, hilekarlığın, acımasızlığın ve ahlasızlığın kaynağıdır.

Ahlaksız bir insanın; kalbi, fikri, düşüncesi, görüşü, bakışı ve bütün işleri de bozuktur.

İşlediği ahlaksızlıklar nedeniyle bozulan kalpler; beyinlerden temiz düşünceleri, evlerden bereketi, sokaklardan iffeti, okullardan terbiyeyi ve sözlerden hikmeti yok eder.

Ahlaki çöküşün görüldüğü bir ülkenin, her ili ve her ilçesi zafer taklarıyla süslense dahi, mezarlıktan hiçbir farkı olmaz.

Çevresindekilere huzursuzluk veren, insanların kalplerine korku salan, hakka rıza göstermeyen, güvenilir olmayan, agresif davranan insanlar ise,  daima kendilerinden uzaklaşılan kişilerdir. Bu sefih insanlar, ahlak ve maneviyatın hakim olduğu toplumlardan refüze edilirler.

Ahlaksız insanlar,  henüz hayatlarının baharındayken bile, esen acımasız bir rüzgarın etkisiyle yaprak gibi dökülür ve yerle bir olurlar.

Böyleleri toplumlardan tecrid edildikleri için, sevilmezler, itibar edilmezler, güvenilmezler ve asla mutlu olamazlar.

Sağlam bir inanç ile kazanılan ahlak zaferi üzerine kurulmamış bir dünya; kaba kuvvetin elinde bir oyuncak, inanç ve maneviyatın  faziletli  ikliminde geliştirilmemiş bir kültür, insanlığın yolunu kesmiş bir canavar ve böyle bir dünyada yaşayan yığınlar da, buhrandan buhrana sürüklenen gözü bağlı talihsizlerdir.

Kişisel arzu ve isteklerinden, maddi çıkarlarından  başka birşey düşünmeyen, dünya hayatını daimi zanneden, yıllar sonrasının hayalini kuran, bencil, maneviyat yoksulu yaşayan ölülere  ebedi mutluluğu anlatmak zordur.

Sevgili gençler! Yüce Dinimiz İslam, inanan insanların hem bu fani dünya hayatında, hem de ebedi hayatta  mutlu olması   için  güzel ahlak sahibi  olmalarını tavsiye eder.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Ve (Ey Habibim) Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin!” (Kalem Suresi, Ayet:4)

“Andolsun ki, Allah’ın Resulünde sizin için pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzab Suresi, âyet:21)

Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak ettiyse ondan da sakının” (Haşr Suresi, âyet:7)

“(Habibim) de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” (Âl-i İmran Suresi, âyet:31)

 “Muhakkak ki Allah, adaleti,  iyiliği,  akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl Suresi, Ayet:90)

 “O halde sen, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Allah’ın rızasını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Rum Suresi, Ayet:38)

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), bakınız bu konuda ne buyuruyor:

“Mü’minlerin en faziletlisi, ahlakça en güzel olandır.”

“Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”

“Kıyamet günü mü’minin mizanında güzel ahlaktan daha ağır bir şey yoktur.” (Sünen-i Tirmizi, S. Ebu Davud, Tac Terc. C.5,S.62)

Her konuda olduğu gibi güzel ahlak konusunda da bizim en büyük ve tek örneğimiz Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizdir.

O’nun ümmeti olma şerefine nail olma bahyiyarlığına eren biz müslümanların amacı, O eşsiz insanı örnek almak, onun ahlakını yaşamak ve hayatımızın her safhasında onu uygulamak suretiyle gerçek mü’min olduğumuzu ispatlamak ve bu sayede Allah’ın rızasını kazanarak iki cihan saadetine kavuşmak, olmalıdır.

Sevgili peygamberimiz (S.A.S) çok nazik idi.Hiçbir kimseye kaba söz söylememişti.Kaba söz ve harekette bulunanlardan hoşlanmazdı.Kimseye beddua etmezdi.

İnsanların en mütevazı olanı idi. Ruhen ve cismen çok temizdi. Temizliği ve temiz olanları çok severdi. Yakınlarını ziyaret eder, fazilet sahibi olan insanlara çok ikramda bulunurdu.

Karşılaştığı kimselere selam verirdi. Musafaha yaptığında elini tutan kimse bırakmadıkça kendi elini çekmezdi.

Mazeret sahiplerinin özürlerini kabul ederdi.  O eşsiz insan mütebessim (gülümser)di.

Nazarlarında, herkes eşitti. Çünkü insanların üstünlüğü, ancak bilgi, güzel ahlak ve takva ile olduğunu Kur’an-ı Kerim insanlığa ilan ediyordu.

Bir meclise geldiğinde nerede boş yer varsa oraya otururdu. Allah’u Teala’nın bir rahmeti olarak ashabına, bütün insanlara hatta hayvanlara karşı çok merhametli idi.

Herkesi, hoşlandığı en güzel adı ile çağırırdı. İnsaların en faydalı olanı idi.Fakirlerin evlerine gider onların hatırlarını sorar, hiçbir resmiyet gözetmeden onların yanına  otururdu.

Güzel ve dinleyenlerin iyice anlayabilmeleri için tane tane konuşurdu. Arap dilinin çeşitli lehçelerini bilir, insanlara açık ve tatlı bir dil ile hitap ederdi.  İnsanların en cömertiydi. Ziyaretine gelen herkese ikramda bulunurdu.

Zulmün ve cehaletin hakim olduğu bir çevrede yetim olarak büyümüş fakat doğruluğun ve güzel ahlakın şahikasına yükselmişti.

Hastaları ziyaret eder, cenazelere katılır ve  taziyelerde bulunurdu.

Hiç kimseden intikam almazdı. Böyle durumlarda daima bağışlardı. Zengin fakir gözetmeden kendisine arz edilen işleri yapardı.

O insanların en adili idi. Hak ne ise, onu yerine getirirdi. Gayr-i müslimler bile çoğu zaman davalarını ona gösterirlerdi.

Bir defasında, Mahzun kabilesinden bir kadının hırsızlık suçu sabit olmuştu. Ancak, yüksek bir aileye mensup olan bu kadının cezalandırılmamasını arzu edenler olmuş, bu arzu Hz.Usame(r.a) vasıtasıyla Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) e duyurulmuştu.

Hz.Peygamber(S.A.S) “Sizden öncekiler tarafgirlikten dolayı helak olmuşlardı. Onlardan yüksek aileye mensup biri bir suç işler ise, onu bırakırlar; fakat fakir ve zayıf  birinin bir suçu olur ise onu cezalandırırlardı.  Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da bu suçu işlemiş olsa idi, cezasını bizzat kendim tatbik ederdim”(Sahih-i Buhari 5/97 ve 8/16) buyurmuşlardır.

Peygamberimiz(S.A.S.) çok sabırlı azimli ve cesaretli idi. Başlattığı her işin olması için çalışır o iş olunca da Allah’a şükrederdi.

Allah’a güveni tamdı. Peygamberliğinin gereği olarak giriştiği teşebbüslerinde en büyük yardımcım Allah’tır diyor, O’na tam olarak teslim oluyordu.

İşini kendisi yapardı. Ashabı ile birlikte bir iş yapacağı zaman kendisi de onlarla beraber çalışırdı. Ashabı onun istirahat etmesini isteseler de O yine yardım etmeye devam ederdi. Her işinde olduğu gibi, ticaret sahasında da doğruluk ve hakkaniyetin en güzel örneğini göstermiştir. Daha Peygamber olmadan “Muhammedü-l Emin” ünvanını almıştır.

İnsanlığın yegane mürşidi, önderi ve örneği olan ahir zaman Peygamberi Hz.Muhammed(S.A.S.)’in yüce ahlakını benimseyen, büyük bir dikkatle İslam ahlakını hayatının her alanında aynen uygulayan  bahtiyar mü’minlere  ne mutlu!

………….

Prof. Dr. Bayram Altan‘ın Yeni Kitabı

Hayatımızı Aydınlatan ALTIN SÖZLER‘ çıktı:

İRTİBAT:

b.altanoglu@gmail.com

Prof. Dr. Bayram ALTAN

İSAK-İslam Ülkeleri Akademisyenler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı / e-Mail: b.altanoglu@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Fındık üreticilerine "Amerikan beyaz kelebeği" ile mücadele çağrısı

Per Eyl 10 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email DÜZCE (AA) – Ulusal Fındık Konseyi Yönetim Kurulu Üyesi (UFK) Levent Şahin Başaran, çiftçilerin "Amerikan beyaz kelebeği" mücadele etmesi gerektiğini belirterek aksi halde gelecek yıl fındıkta verim kaybı yaşanacağını bildirdi. Başaran, fındık bahçelerinde görülen ve verimi düşürerek ekonomik kayıplara neden olan Amerikan beyaz kelebeğiyle […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump