Gençlere Sesleniyorum – 16

 ZAMANINIZI GÜZEL DEĞERLENDİRİN!…

Bir toplumun  huzurlu ve  onu oluşturan insanların da mutlu olabilmesi için bazı özelliklerin  ön planda olaması gerekir.

Bu özelliklerin en önemli ve etkili olanları ise; inanç ve maneviyattan sonra  karşılıklı sevgi, saygı, hoşgörü ve güvendir.

İnsanlar, toplumun özüdür. Öz iyi olursa toplum da iyi olur. İnsanlar, bayrak direği gibi dosdoğru olmak zorundadır.  Bir insanın yaptığı ile söylediği çelişkili olmamalı,  sözü ile özü  bir olmalıdır.

İnsanlar, toplumun birer ferdidir. Toplumu meydana getiren fertler, ne kadar kişilikli, inançlı, kültürlü ve güvenilir olursa, toplum da o derece sağlam olur.

Şüphesiz fertlerin olduğu kadar toplumların da dış etki aldında kalmaları normaldir.  Ancak  bu etki, fertlerin kişiliklerini yok edecek kadar aşırı olmamalıdır.

Çünkü fertlerin inanç, maneviyat, ahlak, örf, adet, kişilik ve karakterlerinde meydana gelen değişimler, kolay kolay düzeltilemez.

Öyle olunca toplumda huzursuzluklar çoğalır. Dengeler bozulur.  İnsanlar arasında sevgi ve saygı duyguları azalır.  Birlik ve beraberlik şuuru körelir.  Dostluk  ve kardeşlik bağları kopar.

Fertleri arasında bu özelliklerin olmadığı toplumlarda;  başta  düzensizlik, istikrarsızlık, huzursuzluk meydana gelir. Ardından önlenemeyen kötülük, kavga, yaralama ve cinayet  hakim olur.

İnanç, maneviyat ve güvenin olmadığı toplumları oluşturan fertler,  her yerde ve her zaman  korku ve endişe içinde yaşarlar.

Anne-baba çocuklarına, çocukları da ebeveynlerine, kardeş kardeşe, arkadaş arkadaşa, esnaf esnafa, okulda hoca talebesine ve talebesi hocasına, komşu komşusuna  güvenemez.

Halbuki inanç, ahlak ve maneviyata önem veren , sevimli,  saygılı, kültürlü, güvenilir insanların oluşturduğu toplumlar böyle mi? Tabi ki öyle değil.

Bu güzel özellikleri taşıyan toplumlarda; anne-baba çocuklarını sever, çocuklar ebeveynlerini sever ve sayarlar, kardeş kardeşe, arkadaş arkadaşa, komşu komşusuna, hoca talebesine, talebesi hocasına güvenir. Kısacası herkes birbirine güvenir.

İnanç, maneviyat ve  güven duygusunun hakim olduğu toplumlarda;  yalan, hile, aldatma, art niyet, hırsızlık, gasp, ihanet, kavga, yaralama ve cinayet  asla olmaz.

Sevgili Peygamberimiz (s.av), çocukluğundan itibaren Cahiliye devrinin yaygın kötülüklerinden hiçbirine bulaşmamış, hep uzak durmuştur.

Habibim, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” buyuran Allah,  O eşsin insan ve son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)i toplumun her türlü tehlikelerinden, zararlarından ve pisliklerinden korumuştur.

Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v), asırlardan beri ahlak, dürüstlük, doğru sözlülük, tevazu, cömertlik, merhamet, cesaret ve   güvenilirlilik özellikleri  ve  kısaca her  yönünden insanların en üstünüdür.

Bütün iyilik ve güzellikler, o eşsiz insanın mübarek şahsında toplanmıştır.

Peygamberimiz (s.av)in doğduğu yıllarda, insanlık cehalet karanlıkları içinde kıvranıyordu. İnsani duygular yok olmuştu.

Büyük- küçük tanınmıyor, iyi –kötü ayırt edilmiyordu. Kız çocukları canlı canlı kızgın çöllerde  kumlara gömülerek ölüme mahkum ediliyordu.

Güçlü zayıfı eziyor,  zalim, zulmünde sınır tanımıyor, Hak- hukuk gözetilmiyordu.

İşte böyle bir zamanda dünyaya gelen Allah’ın Resulü(s.av)ne dedesi Abdülmuttalib,

göktekiler ve yerdekiler övsünler” diye O’na “ Muhammed” adını verdi.

Gerçekten O, herkese örnek oldu ve  O’na halk tarafından “ Muhammedü’l Emin- Güvenilir Muhammed” lakabı verildi.

Onunla insanlar, cehalet karanlıklarından İslam aydınlığına, zulmetten nura, cehaletten ilme kavuştu.  Kız çocukları, diri diri ölmekten, mazlumlar zulme uğramaktan, fakirler horlanmaktan, kadınlar ticaret malı gibi alınıp satılmaktan kurtuldu.

Cehalet karanlıklarıyla kararan kalpleri, kafaları, fikirleri, düşünceleri, görüş ufukları aydınlandı.

Mekke’de doğan İslam Güneşi, yalnız Mekke ve Medine’yi değil;  gönülleri, akılları, ruhları ve kainatı aydınlattı.

Çünkü cehalet karanlıkları içinde kıvranan insanlar, tek kurtuluş yolu olan İslam aydınlığına ve Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin, dost ve düşman, inanan ve inanmayan herkes tarafından kabul edilen ve insanlar için çok büyük ve tek  kurtuluş yolu  olan “ Muhammedü’l-Emin” ünvanının “Güven Limanı”na sığınıyordu. Kıyametin kopacağı güne kadar da insanlık için tek kurtuluş yolu olarak “Güven Limanı” olma özelliğini koruyacaktır.

  Sevgili gençler!

Şunu kesinlikle ifade edeyim ki,  hasta kalplerin ve muzdarip ruhların tek ilacı Müslümanlıktır!…

Bugün yeryüzünde sayıları iki milyara yaklaşan müslümanlar, O’nun nurlu yolundan, izinden ve çığırından yürüyor  elhamdülillah.

İnsanlık, içine düştüğü bataklıktan kurtulmak, huzura ve mutluluğa erişmek istiyorsa mutlaka O eşsiz insanın son Peygamber olduğuna inanıp O’nun bildirdiği İlahi emir ve yasaklara uymak ve O’nun çizdiği ve yürüdüğü dosdoğru yoldan yürümek zorundadır.

Dünya hayatında tek kurtuluş yolu budur!

İnanç, maneviyat, ahlak, sevgi, saygı, emanet , güven ve emniyet  duygularının hakim olduğu toplumlarda insanlar,  huzur ve mutluluk içinde yaşarlar.

Emniyet; “doğruluk, güvenilirlik, bir şeye güvenmek ” demektir.

Buna göre emanet: “Birisine ait olan şeyin, bir başkasının yanında geçici olarak bulunması” dır.

Allah tarafından Peygamberimiz (s.a.v)e vahyedilen ve onun vasıtasıyla bizlere iletilen Kur’an-ı Kerim, müslümanlar için kutsal bir emanettir.

Bunun gibi Peygamberimizin hal, tavır, yaşayış ve sözlerinin bütününü ihtiva eden sünnet-i seniyyesi de, yine bizlere örnek almamız ve hayatımızın her alanında uygulamamız  için bırakılmış olan bir emanettir.

Ayrıca malımız, canımız, sağlığımız ve çocuklarımız da Allah tarafından bize  lütfedilmiş olan birer emanettir. Bunları korumak, kollamak, geliştirmek, eğitmek, hem insani, hem de dinimiz açısından görevimizdir.

Komşularımızın malı, canı ve namusu da korumamız, kollamamız ve emanet olarak korumamız  gereken birer emanettir.

Üzerinde yaşadığımız topraklar, vatanımız, bayrağımız, sancağımız, ezanımız, camilerimiz evet hepsi birer mukaddes emanettir.

Ayrıca devlet ve millet malları, birbirimize karşı söylediğimiz sırlar, kısaca korunmasını ve saklanmasını istediğimiz her şey tümüyle emanettir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“…yine onlar  (o mü’minler) ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” (Mü’minun Suresi, Ayet:8)

“…emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler,  şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar, namazlarını koruyanlar  (vaktinde ve gereği gibi kılanlar). İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.” (Mearic Suresi, Ayet: 32…35)

“ Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar öğütler veriyor! Şüphesiz Allah, herşeyi işiten ve her şeyi görendir”(Nisa suresi, Âyet:58)

Bu âyetin nüzul sebebi şöyledir:

Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke’yi feth edince; Kabe’ye bakmakla görevli Osman b. Talha kapıyı kitlemiş, Ka’be’nin üzerine çıkmış ve anahtarı vermeyi red ederek: “Senin Peygamber olduğunu bilseydim onu verirdim” demiştir.

Hz. Ali, zorla anahtarı ondan alıp kapıyı açmış. Hz. Peygamber (s.a.v) içeri girerek iki rekat namaz kılıp  çıkınca amcası Abbas, anahtarı ve  bu şerefli bir görev olan Ka’be bakıcılığını kendisine vermesini istemiştir.

İşte bu münasebetle yukarıdaki âyet nazil oldu.

Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Ali’ye, “ anahtarı eski görevliye vermesini ve kendisinden de özür dilemesini” emretti.

Bu olay (yani emaneti tekrar kendisine iade etmesi), Osman b. Talha’nın müslüman olmasına sebep olmuştur.

İslam Dinine göre, emanete sahip çıkmamak ve onu korumamak, ihanettir. İhanet ise münafıklık alametidir.

Allah’ın Resulü (s.a.v) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Münafıkın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz ve kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete ihanet eder.”  (R.Salihin, C.1,S.241)

İnsanın; bu gelip geçici dünya hayatını, yüreğinde taşıdığı imanla, sevgiyle ve bir takım sorumluluklarla yükümlü olduğunun bilinciyle yaşaması gerekir.

Geçmişten ve yaşadığı yıllardan alacağı derslerle, hayatının her anınında  güzel ve örnek davranışlar sergileyerek yaşaması lazımdır.

Önemli olan uzun yaşamak değil, yaşanan zamanı güzel değerlendirebilmektir.

Yaşamanın en anlamlısı, en güzeli ve  en değerlisi budur!

Allah, bu örnek hayatı yaşayan bahtiyar insanları, ebedi mutluluk yeri olan Cennet ile  ödüllendirecektır….

………….

Prof. Dr. Bayram Altan‘ın Yeni Kitabı

Hayatımızı Aydınlatan ALTIN SÖZLER‘ çıktı:

İRTİBAT:

b.altanoglu@gmail.com

Prof. Dr. Bayram ALTAN

İSAK-İslam Ülkeleri Akademisyenler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı / e-Mail: b.altanoglu@gmail.com

One thought on “Gençlere Sesleniyorum – 16

  1. Hayat kısa ve bir defalık. Her şeyi barındırmıyor, en önemli şeyi yapmalısın
    Zaman çok önemli Yüce Tanrı zamana yemin ederim
    Tanrı şafağa, gündüze, öğleden sonraya ve sabaha yemin eder … vb.
    Zaman, bir kişinin hayatındaki eylemleri gerçekleştirme programıdır.

    Teşekkürler, saygın profesör Perm
    العمر قصير و لمرة واحدة . لا يتسع لكل شيء فعليك بالأهم فالمهم
    الوقت هام جدا الله تعالى أقسم بالوقت
    الله أقسم بالفجر و النهار و العصر و الضحى .. ألخ
    الوقت هو جدول تنفيذ الأعمال في حياة الإنسان

    شكرا لك بروفيسور بيرم الرائع المتميز

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Völklingen’de ‘Dünya Temizlik Günü’ etkinliği düzenlendi

Per Eyl 24 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email ERCÜMENT AYDIN/VÖLKLINGEN-Saarland Eyaleti Völklingen şehrinde Dünya Temizlik Günü kapsamında bir etkinlik düzenlendi. ‘Dünya Temizlik Günü’ için düzenlenenen etkinliğe sivil toplum kuruluşları ile birlikte Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’ne (DİTİB) bağlı Völklingen Selimiye Camii katıldı. Etkinlik komitesi başkanı Stefan Tautz, Dünya Temizlik Günü’nün, dünya genelinde […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump