Ermenistan saldırgan politikalarının bedelini ödüyor

Ermenistan ya komşularına yönelik saldırgan politikalarından vazgeçip normal devlet olmaya çalışacak ya da dış güçlerin kendisi için belirlediği hedeflere saplanarak sürekli dış desteğe muhtaç halde yaşayacak.

Araz Aslanlı   |01.10.2020
Ermenistan saldırgan politikalarının bedelini ödüyor

İstanbul

Ermenistan ordusunun 27 Eylül sabahı gerçekleştirdiği provokasyon bu kez Azerbaycan’ın daha kapsamlı karşılık vermesine ve yıllardır Ermenistan işgali altında bulunan topraklarını kurtarmak için karşı saldırı başlatmasına neden oldu.

30 Eylül sabahı itibarıyla Azerbaycan çok yüksek ve stratejik öneme sahip dağlık bölgeler de dahil olmak üzere 1994 ateşkesine kadarki süreçte Ermenistan tarafından işgal edilmiş topraklarının önemli bir kısmını işgalden kurtardı. Resmi rakamlar gerçeği tam yansıtmasa da her iki tarafın ciddi askeri kayıplar verdiği ifade ediliyor ama özellikle Ermenistan’ın çok ciddi -devam ederse toplumsal infiale neden olacak kadar- askeri kayıplar verdiği bu ülkenin sosyal medyasındaki görüntülerden ve Azerbaycan Savunma Bakanlığı’nın paylaştığı resmi görüntülü haberlerden de belli oluyor. Bu arada Ermenistan Azerbaycan’ın ilerleyişini durdurmak için sivilleri hedef almayı deniyor. Ermenistan ordusunun sadece Azerbaycan’a ait sivil yerleşim yerlerine yönelik saldırıları sonucunda 12 sivil hayatını kaybetti, 35 sivil ise yaralandı.

Ermenistan daha Sovyetlerin dağılma sürecinde komşularına yönelik saldırgan politika izlemek yerine barış içinde bir arada yaşamayı tercih etmiş olsaydı, savaşlar için sarf edilen büyük kaynak Kafkasya’nın refahı için fazlasıyla yeterli olurdu.

Savaşın yeniden başlaması üzerine Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev 27 Eylül’de önce ulusa sesleniş konuşması yaptı, ardından Güvenlik Konseyi’ni topladı. Çok sayıda yabancı ülke her iki tarafa ateşkes çağrısı yaptı. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres başta olmak üzere uluslararası kurumlar ve yetkilileri, yabancı devlet ve hükümet başkanları her iki ülke liderleriyle yaptıkları görüşmelerde sorunu barışçıl yollarla çözme çağrısı yaptılar. Türkiye Azerbaycan’ı tam ve açık bir biçimde destekleyerek bunun hem kardeşlikten, bir millet-iki devlet olmaktan; hem de uluslararası hukukun temel ilkelerinin yerine getirilmesine yönelik beklentiden kaynaklandığını ifade etti.

29 Eylül’de toplanan BM Güvenlik Konseyi de tarafları acilen çatışmaları durdurmaya ve sorunu barışçıl yollarla çözmeye davet etti.

Savaşın yeniden başlaması sürpriz mi?

1994 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasına rağmen aradan geçen süre zarfında bölgede ateş hiç kesilmedi. Hatta gerilim, Eylül 2009’da, 2010 yazında ve Şubat 2017’de küçük çaplı çatışmalara, Nisan 2016’da ve Temmuz 2020’de 4 gün süren savaşlara kadar vardı. Ama hepsinde çatışmaların kapsamının ve süresinin artması sürpriz olarak görülmüştü. Belki ilk kez bu kadar geniş çaplı bir çatışmanın başlaması neredeyse kimse için sürpriz olmadı. Bunun da çok sayıda nedeni vardı.

Ermenistan 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Azerbaycan’a yönelik toprak iddialarını artırmış, uluslararası hukuka, Sovyet yasalarına aykırı kararlar almıştı. 1990’ların başından itibaren dış destekle Azerbaycan topraklarını işgal etmeye başlamıştı. BM Güvenlik Konseyi’nin ve diğer uluslararası kuruluşların Ermenistan’ın Azerbaycan toprakları üzerindeki işgalini hemen ve koşulsuz olarak sona erdirmesi gerektiğini ifade eden kararlarını yıllardır uygulamıyordu. Tam aksine Ermenistan, Azerbaycan’a provokasyonlar yapmaya devam ediyordu. Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev ulusa sesleniş konuşmasında, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’le görüşmesinde ve en son 29 Eylül akşamı Rus devlet televizyonuna yaptığı açıklamada savaşın başlamasının gerekçelerini ayrıntılı bir biçimde anlattı.

Krizin çözülmesi için Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün kayıtsız şartsız sağlanması, 1 milyon mültecinin yurtlarına geri dönmesi, etnik kökeni fark etmeksizin bölgedeki tüm nüfusun güvenliğinin ve temel haklarının sağlanması gerekiyor.

Bilindiği üzere savaşın ilk aşamasında daha hazırlıklı olan (ASALA terör örgütünün deneyimli kadrolarına, ayrıca askeri, ekonomik ve diplomatik açından çok ciddi dış desteğe sahip olan) Ermenistan, Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20’lik kısmını işgal etmiş, Azerbaycan topraklarında katliamlar ve soykırım gerçekleştirmiş, yaklaşık 1 milyon kişiyi mülteci durumuna düşürmüştü. Ermenistan ayrıca BM Güvenlik Konseyi ve diğer uluslararası kuruluşların işgali kınayan, işgalin bir an evvel, kayıtsız şartsız sona erdirilmesini isteyen kararlarına hiçbir zaman uymadı. Ermenistan büyük kapsamlı işgal ve yeni saldırı ihtimaliyle Azerbaycan’ı baskı altında tutacağına, Azerbaycan’ın topraklarını kurtarma girişimlerini ise Rusya’nın askeri desteğiyle önleyebileceğine inanıyor. Nitekim Ermenistan yetkilileri son Temmuz 2020 çatışmaları dahil olmak üzere her vesileyle bunu ifade etmişlerdir.

Azerbaycan açısından topraklarının (eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi ve çevresindeki 7 rayonun) Ermenistan işgali altında kalması hem uluslararası hukuka aykırı hem de iki ülkenin mevcut askeri, diplomatik, ekonomik ve diğer kapasitelerine uygun değil. Yani, Azerbaycan uygun gördüğü zamanda BM Sözleşmesi’nin 51. maddesine dayanarak meşru müdafaa hakkı çerçevesinde topraklarını Ermenistan işgalinden kurtarma hakkına ve kapasitesine sahip. Ermenistan bu gidişatı kendisi açısından çok riskli görmüş ve Azerbaycan’ın artan kapasitesinin Rusya’nın da yer alacağı bir savaşla sınırlanmasını sağlamak için (Gürcistan ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi) Azerbaycan’ı sürekli olarak tahrik etmeye çalışmıştır.

İlham Aliyev’in 29 Eylül’de ısrarla vurguladığı üzere Ermenistan’ın yeni yönetimi de farklı davranmamış ilk başta dünyaya “barışçıl bir görüntü” vermeye çalışmasına rağmen provokasyonlarını artırmış, çatışmaların coğrafyasını değiştirmeye, sivilleri yeniden hedef almaya, işgal altında tuttuğu Azerbaycan topraklarında yasadışı iskanı sürdürmeye başlamış, “Şuşa’da yemin töreni”, “Şuşa’yı başkent yapma” ve benzer kışkırtıcı adımlar atmıştır.

Sadece Temmuz 2020’deki çatışmaların ardından Rusya ve diğer bazı ülkelerden Ermenistan’a 500 bin tondan daha fazla askeri mühimmat, ayrıca Orta Doğu’dan yaklaşık 300 PKK/YPG üyesi terörist taşındığı resmi kaynaklarca açıklandı. Bu bilgiler askeri mühimmatın ve teröristlerin geçtiği ülkeler tarafından da onaylandı. En son 25 Eylül’de BM Genel Kurulu’na seslenirken İlham Aliyev, Ermenistan’ın dış askeri destekle büyük bir provokasyona daha hazırlandığı konusunda uyarıda bulunmuş, uluslararası kuruluşları bunu önlemeye davet etmişti. Fakat Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu Eşbaşkanları başta olmak üzere arabulucular ve uluslararası kuruluşlar etkili adımlar atmadı ve sonuç olarak savaşın başlaması sürpriz olmadı.

Ermenistan’ın iddiaları ve gerçekler

Yıllardır uluslararası hukukun temel ilkelerini çiğneyen, uluslararası kuruluşların kararlarını uygulamayan, AGİT Minsk Grubu Eşbaşkanları başta olmak üzere arabulucuların çözüm önerilerini sürekli reddeden Ermenistan, Azerbaycan’ın kendi topraklarını işgalden kurtarma girişimleri karşısında tutunamayınca çeşitli iddialar ortaya atmaya başladı. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan 29 Eylül’de Rus devlet televizyonuna yaptığı açıklamasında “Türk savaş uçaklarının savaşa katıldığını Ermenistan uçaklarını düşürdüğünü” ve Azerbaycan’ın bölgeye güya “cihatçılar” taşıdığını iddia etti. Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev Türkiye’nin Azerbaycan’a desteğinin diplomatik ve manevi olduğunu, bundan memnuniyet duyduklarını ve Türkiye’ye müteşekkir olduklarını ifade ederek Ermenistan’ın iddialarını iki temel argümanla reddetti: 1. Azerbaycan’ın askeri kapasitesi (asker sayısı ve askeri altyapısı) Ermenistan ile kıyaslanamayacak kadar çok güçlüdür ve topraklarımızı Ermenistan işgalinden kurtarmak için herhangi dış desteğe ihtiyacımız yok; 2. Teknolojinin bu kadar geliştiği bir dönemde Ermenistan tarafının iddia ettiği hususları saklamak çok zor ve iddia tarafının iddiasının bu konularda ispat edilmesi kolaydır. Ama ortada herhangi bir delil yok; sadece temelsiz iddialar var.

Ermenistan’ın başvurduğu bir diğer yöntem ise işgalden önce 1 milyona yakın Azerbaycanlı mültecinin yaşadığı yerlerde mevzilenmiş Ermenistan ordusunun zorla bölgeye Ermeni sivil nüfus yerleştirmesi, ayrıca diğer bölgelerde askeri birliklerini sivil yerleşim birimlerinin içine mevzilendirmesi böylece Azerbaycan ordusunu operasyon yaparken zor durumda bırakmaya çalışmasıdır. Şu anda Azerbaycan birliklerinin toprakları Ermenistan işgalinden kurtarırken arzu edildiği kadar hızlı hareket edememesinin temel nedenlerinden biri de budur.

Kafkasya’da barış nasıl sağlanır?

Ermenistan daha Sovyetlerin dağılma sürecinde komşularına yönelik saldırgan politika izlemek yerine barış içinde bir arada yaşamayı tercih etmiş olsaydı, geride kalan zaman içerisinde Kafkasya’da savaşlar için kullanılan bu kadar büyük kaynak Kafkasya’nın refahı için fazlasıyla yeterli olacaktı. Azerbaycan ile savaşmayan, Türkiye’ye yönelik saldırgan dil kullanmayan, Gürcistan içerisindeki azınlığı tahrik etmeyen bir Ermenistan’dan bahsediyoruz. Ama daha SSCB dağılmadan önce, 1 Aralık 1989’da Ermenistan parlamentosu Azerbaycan topraklarının bir kısmının -eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’nin- Ermenistan’la birleştirilmesine ilişkin karar aldı. Bu karar hem Ermenistan ve Azerbaycan anayasalarına hem de dönemin Sovyet Anayasasına ve diğer yasalara aykırıydı. 1990’ların başında Güney Kafkasya ülkeleri bağımsızlıklarına kavuştuğunda bölgeyi ziyaret eden Türk diplomatlar yeni cumhuriyetlerin uluslararası hukuka bağlı kalarak geleceklerini daha olumlu şekilde inşa edebileceklerine ilişkin görüşlerini ve desteklerini ifade ettiler. Ama Ermenistan sürekli olarak komşularına yönelik saldırgan politikalar izledi. Azerbaycan topraklarına yönelik saldırılarına başladıktan sonra bölgede barışın tesis edilmesi için çok sayıda fırsat çıktı. 1991 yılında Boris Yeltsin ve Nursultan Nazarbayev’in ortak girişimi, 1992 yılındaki İran’ın arabuluculukları, Minsk süreci, 1997 yılında taraflara sunulan aşamalı çözüm, 1999 AGİT İstanbul Zirvesi ve benzer girişimler her defasında Ermenistan’daki sözde bir iç gerginlik ya da yeni Azerbaycan topraklarının işgal edilmesi dolayısıyla sonuçsuz kaldı. 2008 Ağustos (Rusya-Gürcistan) ve Nisan 2016 (Ermenistan-Azerbaycan) savaşlarından sonra eşbaşkanlar güya statükodan rahatsız olmaları ve sorunu bir an evvel çözmek istemeleri nedeniyle masaya Yenilenmiş Madrid İlkeleri, Lavrov Planı gibi yeni planlar sundu. Fakat Ermenistan her defasında süreci sürüncemede bırakmayı tercih etti.

Azerbaycan 1990’larda “Ermenistan barışa yanaşırsa uluslararası projeler Ermenistan üzerinden gerçekleştirilebilir” dedi. 2000’lerde Ermenistan enerji sıkıntısı çektiğinde, “İşgalden vazgeçsin, enerji sorununu çözmesine yardım” dedi, Ermenistan yine yanaşmadı. Hem Ermenistan hem arabulucular adeta Azerbaycan’a sorunun tek çözüm yolunun askeri olabileceğini söylediler.

Bundan sonra temel temenni sorunun bir an evvel ve en az kayıpla, ama mutlaka uluslararası hukukun temel ilkeleri çerçevesinde, BM Güvenlik Konseyi’nin 822, 853, 874 ve 884 sayılı kararları başta olmak üzere uluslararası kuruluşların soruna ilişkin kararları doğrultusunda çözümünün sağlanmasıdır. Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün kayıtsız şartsız sağlanması, 1 milyon mültecinin yurtlarına geri dönmesi, etnik kökeni fark etmeksizin bölgedeki tüm nüfusun güvenliğinin ve temel haklarının sağlanması gerekiyor. Tüm bunlar sadece Azerbaycan’ın değil, Ermenistan’ın ve tüm bölgenin lehine olacaktır. Ermenistan ya kendi çıkarlarını dikkate alarak komşularına yönelik saldırgan politikalarından vazgeçip normal devlet olmaya çalışacak; ya da dış güçlerin kendisi için belirlediği, fakat kendi imkanlarının çok ötesinde olan hedeflere saplanarak sürekli dış desteğe muhtaç halde yaşayacak. Ama bu bile Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü sağlama yönündeki hedefini değiştirmez; sadece Kafkasya’nın barış, işbirliği ve refah bölgesine dönüşmesi yönündeki çabalara zarar verir.

[Azerbaycan Devlet Gümrük Akademisi Daire Başkanı olan Araz Aslanlı aynı zamanda Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM) Başkanıdır]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

İzmir'de 11 bin litre etil alkol ele geçirildi

Per Eki 1 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email İZMİR (AA) – İzmir'in Bornova ilçesinde bir depoda 11 bin litre etil alkol ile sahte içki yapımında kullanılan malzemeler ele geçirildi. İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, Doğanlar Mahallesi'ndeki bir depoda sahte içki üretildiği bilgisi üzerine çalışma başlattı. Düzenlenen operasyonda 5 litrelik bidonlar içerisinde 11 bin […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump