Muhammed Bin Selman İsrail’le normalleşmenin alt yapısını mı hazırlıyor?

Gerek Trump gerekse de Netanyahu, iki küçük devletçik olan BAE ve Bahreyn’den ziyade, Suudi Arabistan’la yapılacak benzer bir anlaşmayı diplomatik zafer olarak görmekteler.

Halil Çelik   |02.10.2020
Muhammed Bin Selman İsrail'le normalleşmenin alt yapısını mı hazırlıyor?
  

İstanbul

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan Kralı Selman ve Mısır’ın darbeci Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’yi etrafında toplayan ve adeta bir korku sinemasını andıran o meşhur kristal küre pozundan İsrail’le normalleşme ve yeni Orta Doğu vizyonu çıktı. Riyad’dan Kral’la yaptığı kılıç dansı ve imzaladığı devasa silah anlaşmalarıyla dönen Trump, bu normalleşme adımlarını Suudi Arabistan’la taçlandırarak seçimlerde elini güçlendirmek istiyor.

Körfez’in ağırlık merkezi ve “Sünni dünyanın lideri” Suudi Arabistan içinde olmazsa bu “zafer” eksik kalır.

Tarih tekerrür ediyor, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın halihazırdaki yöneticileri maalesef geçmişten ders almıyor. Dün “Büyük Arap Krallığı” vaadiyle Osmanlı Devleti’ne karşı İngilizlerle hareket edip “Arabistanlı Lawrence” olarak bilinen Thomas Edward Lawrance isimli bir İngiliz istihbarat subayının peşinden gidiyorlardı, bugün ise Türkiye, İran ve Katar gibi bölge ülkelerine sırt çevirip ABD ve İsrail’le birlikte hareket ediyor, Trump’ın damadı Jared Kushner’le iş tutuyorlar. Bu yöneticiler Osmanlı’nın Hicaz Seferi Kuvvetleri Komutanı Fahreddin Paşa’yı “kutsal emanetleri çalmakla” suçlarken Lawrence’ın evini onarıp restore etme kararı alıyorlar.

Eski ittifakların ve örgütlerin sonu

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’ın NATO için kullandığı “beyin ölümü gerçekleşti” ifadesini Birleşmiş Milletler (BM), Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) gibi örgütler, eski paktlar ve ittifaklar için de kullanırsak abartmış olmayız. Güvenlik Konseyi’ndeki 5 daimî üyenin güdümündeki BM dünyadaki kritik sorunlara çözüm bulmakta ne kadar acizse, Suudi Arabistan ve BAE güdümündeki Arap Birliği ve İİT de (başta Filistin olmak üzere) bölgesel sorunların çözümünde o kadar acizler. Bu kurumların ve özellikle de Arap Birliği’nin beyin ölümü zaten gerçekleşmişti.

Suud toplumu da İsrail ile normalleşmeye karşı çıkıyor. Suud medyasının İsraillilere ve Yahudilere yakınlaşma girişimlerine rağmen, bir ABD kurumunun yaptığı ankete göre Suudi Arabistanlıların sadece yüzde 9’u İsraillilerle anlaşmayı, ticari ve sportif faaliyetleri destekliyor.

Bölgede yeni ittifaklar kuruluyor. Başta Suudi Arabistan olmak üzere BAE ve Mısır (Türkiye ve İran’ı karşılarına alarak) bölgede İsrail’le yeni ittifaklar kurma peşindeler. Dolayısıyla Filistin ve Keşmir sorununun çözümü için kurulan İİT ya yeniden yapılandırılıp BAE-Suudi Arabistan’ın güdümünden kurtarılmalı ya da geçen yıl Malezya’da Türkiye, Malezya, İran ve Katar arasında ilki yapılan “mini zirve” gibi etkili yeni alternatif çözümlere gidilmelidir.

BAE ve Bahreyn’in kararları malumun ilamı

İsrail’le hiçbir zaman savaşmamış ve Filistin davasına yarardan çok zararları dokunmuş olan BAE ve Bahreyn’in Tel Aviv’le masaya oturmaları bir nevi malumun ilamıdır. Bu iki ülke yıllardır kendi iç kamuoylarını bu anlaşmaya hazırladılar, karşı çıkan sesleri susturdular ve kapalı kapılar ardında İsrailli ve Amerikalı yetkililerle sürecin planlamasını yaptılar.

Fakat gerek Trump gerekse de Netanyahu, iki küçük devletçik olan BAE ve Bahreyn’den ziyade, Suudi Arabistan’la yapılacak benzer bir anlaşmayı diplomatik zafer olarak görmekteler. Körfez’in ağırlık merkezi ve “Sünni dünyanın lideri” Suudi Arabistan içinde olmazsa bu “zafer” eksik kalır. Trump’ın BAE ve Bahreyn’in ardından Suudi Arabistan’ın da “doğru zamanda” İsrail’le ilişkilerini normalleştireceği yönündeki açıklamasının ardından gözler Riyad yönetiminden gelecek açıklamalara çevrildi. Hatta İsrail medyası Riyad’ın Amerikan başkanlık seçimleri öncesi İsrail’le normalleşmeyi ilan edeceğini yazdı.

Nasıl ki Kral Faysal Filistin ve Kudüs tutumuyla tarihe geçtiyse, Veliaht Prens Bin Selman da aksi yönde, İsrail’le ilişkileri normalleştirerek tarihe geçme arzusunda. Fakat genç veliaht şu süreçte böyle bir kararın çok riskli olacağının farkında ve tıpkı BAE ve Bahreyn’in yaptığı gibi normalleşmenin alt yapısını oluşturmaya çalışıyor.

Kral Faysal ve Kaşıkçı’nın Kudüs hassasiyeti

Peki Suudi Arabistan bu zor kararı vermeye hazır mı? Bu soruyu cevaplamadan önce Suudi Arabistan’ın sıra dışı kralı Faysal bin Abdulaziz’in İsrail’le normalleşmeye karşı çıktığını, tüm adımlarını Kudüs’ü kurtarmak için attığını ve bunun bedelini de bir saray suikastı sonucu hayatıyla ödediğini hatırlatmak uygun düşer. Arapların İsrail’le savaşlarında hep Tel Aviv’in yanında yer alan Batılı ülkelere karşı petrol ambargosu başlatan Faysal’ın tek amacı Kudüs’ü işgalden kurtarmaktı. Yaptığı tarihi Kudüs konuşmasında dünyanın vicdanına seslenen Faysal, Kudüs ve oradaki mukaddesatın işgal altında olduğunu ve aşağılandığını belirterek Kudüs için canını vermeye hazır olduğunu ifade ediyordu.

Yine iki yıl önce bu zamanlar ülkesinin İstanbul’daki Başkonsolosluğunda hunharca katledilen Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı da Kudüs konusunda benzer bir hassasiyet ortaya koyuyordu. Katıldığı bir televizyon programında “Kudüs’ten ödün veren Harameyn’den ödün verir. Çünkü Kudüs Harameyn’in tamamlayıcısıdır. Biz Suudlular demeliyiz ki Kudüs’ten asla ödün vermeyiz. Zira Kudüs bizim indimizde Harameyn gibidir. Prens Muhammed ‘Kudüs Harameyn’den daha az önemde değildir ve benim projem ancak Kudüs’le tamamlanabilir’ diyebilir” şeklinde konuşuyordu.

Veliaht İsrail’le anlaşmanın altyapısını hazırlıyor

Maalesef Veliaht Prens Muhammed bin Selman kendi projesinin Kudüs’le değil, İsrail’le normalleşmeyle tamamlayacağı görüşünde. Nasıl ki Kral Faysal Filistin ve Kudüs tutumuyla tarihe geçtiyse, Veliaht Prens Bin Selman da aksi yönde, İsrail’le ilişkileri normalleştirerek tarihe geçme arzusunda. Fakat genç veliaht şu süreçte böyle bir kararın çok riskli olacağının farkında ve iktidar dizginlerini eline aldığından bu yana, tıpkı BAE ve Bahreyn’in yaptığı gibi normalleşmenin alt yapısını oluşturmaya çalışıyor.

Veliaht başından beri “normalleşme” adımları atıyor

Genç veliaht göreve geldiği ilk günden itibaren, Suud toplumu üzerinde bir toplum mühendisliğine soyundu. İsrail’le normalleşmeye karşı çıkan hukukçu aktivist, alim ve gazetecilere karşı geniş kapsamlı tutuklama operasyonları gerçekleştirdi. Bu tutuklamalardaki temel amaç aykırı sesleri susturarak Arap ve Müslüman kamuoyunu İsrail’le normalleşmeye alıştırmak ve dini yapıyı zayıflatmaktı. Buna karşın, şu süreçte İsrail’le normalleşmenin geçici alternatifi olarak, Yahudilere yakınlaşma seçeneğine yatırım yaptı.

Suudi Arabistan’ın “Rabıta” olarak bilinen teşkilatı Dünya İslam Birliği’nin Genel Sekreteri Muhammed el İsa -ki kendisi veliahda yakın isimlerdendir- geçen Ocak ayında Polonya’daki eski Nazi toplama kampı Auschwitz’i ziyaret ederek İsrail’in övgüsünü aldı. Bu bağlamda, Kabe imamlarından Abdurrahman es-Sudeys, 2-3 hafta önceki cuma hutbesinde, Hz. Peygamber’in Yahudilerle çok sıcak ilişkiler içinde olduğundan bahsederek Yahudilere güzellemeler yaptı. Hutbesinde Müslüman olmayan kesimlerle ve özellikle de Yahudilerle uluslararası diyalog ve işbirliğinin önemini vurguladı.

Suudi Arabistan’da normalleşmeyi destekleyen “Ümmü Harun” (Harun’un annesi) ve “Mahreç 7” (Çıkış 7) dizilerine destek verildi. Filistin davası sulandırıldı ve Filistinliler topraklarını satmakla suçlandı. Yine Suudi Arabistan bu yılın başlarında ilk defa film festivalinde Holokostu anlatan bir filmin gösterime gireceğini açıklamıştı; ancak yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını sebebiyle festival iptal edilmişti.

Medyanın Arap Yahudileri tarihine ilgisi

Yahudilere yakınlaşma adımları içinde medyanın da çok sık kullanıldığını görüyoruz. Arap News gazetesi geçtiğimiz günlerde Twitter ve Facebook hesaplarında, kısa süreliğine de olsa, logosunu ve arka plan resmini İbranice “Şana Tufa” yazısıyla değiştirerek yeni Yahudi yılını kutladı. Yine aynı gazete Lübnan Yahudileriyle ilgili uzun bir yazı dizisi yayımladı. Benzeri bir çalışmayı Suudi Arabistan topraklarında yaşamış eski Yahudi kuşakları için de yapmayı planlayan gazetenin yayın yönetmeni Faysal Abbas, tüm dünyadaki Arap Yahudilere ulaşmayı hedeflediklerini dile getirdi. Yine Suudi Arabistan’ın görece prestijli gazetesi Şarkul Avsat 7 Eylül tarihli nüshasında “Irak’ta Yahudi mirası: Terk edilmiş evler ve anılar” başlığıyla yayımladığı haberiyle benzer bir çalışmaya imza attı.

Suud medyası anlaşmayı kutlayarak verdi

Veliaht Prens Bin Selman öncelikle BAE ve Bahreyn’in İsrail’le normalleşme anlaşması imzalamasını bekleyerek ilk uluslararası tepkilerin dozunu görmüş oldu. Trump’ın damadı ve danışmanı Kushner’le görüşmesinden bir gün sonra İsrail’e hava sahasını açmak gibi bazı kolaylıklar sağlayarak bu niyetini açık etti. Bu minvalde medyayı devreye soktu. Suud medyası BAE ve Bahreyn’in İsrail’le normalleşme anlaşmasını adeta kutlayarak verdi. İngilizce yayın yapan Arab News barışın üç dildeki karşılığını “Salam, Shalom, Peace” sürmanşet verirken “Arap-İsrail ilişkilerinde yeni sayfa” başlığı altında gelecek döneme işaret ediyordu. Türkiye karşıtı haberlerin yoğun şekilde yer aldığı Ukaz gazetesi “Tarihe not düşüldü” manşetini vererek Trump’ın “Orta Doğu’nun yeni şafağı” açıklamasını ön plana çıkarırken Riyad gazetesi “BAE, Bahreyn ve İsrail arasında tarihi barış anlaşması” manşetini attı, BAE Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid’in “Barış Filistinlilere destek olacak” açıklamasını gördü.

“Normalleşme” önündeki engeller

Yalnız Amerikan medyasında Kral Selman ile oğlu Veliaht Prens Muhammed bin Selman arasında görüş ayrılıklarına dikkat çeken iddialar dolaşırken Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan Arap Birliği’nin “Arap Barış Girişimi” adıyla benimsediği Kral Abdullah’ın 2002’deki Beyrut inisiyatifinde yer aldığı üzere, başkenti Kudüs olan Filistin devleti kurulana kadar İsrail’le normalleşmeye karşı çıktıklarını açıkladı.

Gerçi Kral Faysal’ın oğlu ve istihbaratın başında uzun yıllar görev yapmış olan Prens Türki el Faysal, Kral ile oğlu arasında anlaşmazlık olduğu iddialarını doğrulamadı; fakat Riyad’ın normalleşme yarışında geride kalmasının önemli sebepleri arasında Kral Selman’ın geri adım atmamasının olması kuvvetle muhtemel. Bu da Kral Selman hayattayken bir normalleşme kararının alınamayacağı anlamına geliyor. Zaten Prens Türki de İsrail’le normalleşmenin bedelinin, bu ülkenin Kral Abdullah’ın Beyrut inisiyatifini kabul etmesi olarak açıklıyor. Ayrıca sarayda Kral Selman yalnız değil. Bazı prensler Riyad yönetiminin klasik Filistin politikasının sürmesinden yana.

Kral Selman’ın tavrı ve önceki Kral Abdullah’ın Beyrut inisiyatifi dışında, normalleşmenin önündeki bir diğer engel de Suudi Arabistan’ın dini konumu ve kendisine atfettiği Sünni Müslümanları birleştirici pozisyonu. Modern tarihi boyunca dış politikasında Filistin sorununu önceleyen Riyad, Filistin devletinin kurulmasını resmi politikası olarak belirlemişti. Kutsal topraklar Mekke ve Medine üzerinde vesayet hakkına sahip olan bir ülkenin İsrail’le normalleşme sürecine dahil olması, hem Filistin sorununun çözümünde elini zayıflatacak hem de Sünni dünyanın tepkisini alacağı için dini konumuna zarar verecek. Filistin kozunu İran’a kaptıracak olması da cabası. İslam dünyasının liderliğine soyunan bir ülkenin Filistin davasından vazgeçmesi adeta bir intihar olacak.

Suudluların sadece yüzde 9’u anlaşmayı destekliyor

Suud toplumu da böyle bir normalleşmeye karşı çıkıyor. Washington Uzak Doğu Politikaları Enstitüsü yaptığı bir ankette Suud toplumunun büyük çoğunluğunun normalleşme anlaşmasını desteklemediğine işaret ediyor. Suud medyasının İsraillilere ve Yahudilere yakınlaşma girişimlerine rağmen Suudluların sadece yüzde 9’u İsraillilerle anlaşmayı, ticari ve sportif faaliyetleri destekliyor.

İsrail’le normalleşmenin sebepleri

Peki, Veliaht Prens Bin Selman neden İsrail’le ilişkileri normalleştirmek istiyor? Esasında Veliaht Prens Nisan 2018’de The Atlantic dergisine verdiği röportajda, İsrail’in büyük bir ekonomi olduğunu söylüyor, birlikte birçok ekonomik projede beraber çalışma arzusunda olduklarını dile getiriyordu.

Suud ekonomisini ıslah etmenin İsrailsiz olamayacağı kanaati taşıyan Muhammed Bin Selman’ın 2030 vizyonunun en önemli ayağı olan Neom projesi, ilan edildiği tarihten bu yana hep bir İsrail projesi ve Tel Aviv yönetimiyle ilişkileri normalleştirme yolunda atılan bir adım olarak görüldü. Zaten projenin İsrail’in Eilat tatil beldesinin hemen karşısındaki Suudi topraklarında başlatılması da bu amaca işaret ediyor.

İsrail merkezli Globes gazetesi de geçenlerde Tel Aviv yönetiminin Suudi petrolünün İsrail üzerinden Akdeniz’e, oradan da Avrupa ve Güney Amerika’ya ulaştırılması için, İsrail ile Suudi Arabistan arasında petrol boru hattı inşa edilmesini öngören bir projeyi Riyad’a sunacağını yazmıştı. Ayrıca genç veliaht, tıpkı BAE ve Bahreyn gibi, İsrail’in güvenlik ve teknoloji sektörlerindeki tecrübesinden yararlanmak istiyor.

Bir diğer sebep ise İsrail’le birlikte hareket ederek İran’ı frenlemek. BAE İran’la daha dengeli bir ilişki kurarken Suudi Arabistan İsrail’in kendisini İran’dan koruyabileceğini düşünüyor. Ayrıca ABD’nin inişli çıkışlı politikaları bu ülkelere güven vermiyor ve İsrail’e yakınlaştırıyor.

Trump’ın havuç-sopa politikası

Burada Trump’ın izlediği havuç-sopa politikasının da normalleşme adımlarında etkili olduğu söylenebilir. Trump Körfez ülkelerini sürekli İran’la ve güvenliklerini sağlamamakla tehdit ederek sopa gösterdi. Birçok kez alaycı ifadelerle, ABD’nin koruması olmasa Suudi Arabistan’ın iki haftadan fazla dayanamayacağını dillendirdi. İsrail’le ticari, teknolojik ve güvenlik işbirliği ilişkilerini müjdeleyerek ise havuç uzattı. Beyaz Saray “Yüzyılın Anlaşması” planı üzerinden, ekonomik refah vaadiyle, Filistin sorununu bitirmeyi amaçladı. Tabii ki burada Prens Muhammed’in tahta çıkmasına onay verilmesi karşılığında bu normalleşmeye onay verebileceği tahmini de dile getiriliyor.

Sonuç olarak, tarih bir kez daha tekerrür ediyor. 16 Mayıs 1916’da Britanya İmparatorluğu ile Fransa arasında imzalanan Sykes-Picot anlaşmasının gizli sonuçlarının bedelini ağır şekilde ödeyen bazı Arap rejimleri, umarız ki ABD ile İsrail’in dayattığı “Yüzyılın Anlaşması” planıyla bir kez daha hayal kırıklığına uğramazlar. Tarihî bir kararın eşliğinde bulunan Suudi Arabistan’ın BAE ve Bahreyn’in yaptığı gibi bir normalleşme kararı alması, siyasî ve ahlakî bir intihar ve geçmişin inkârı olur. Aklıselimin ve ferasetin hâkim olması hepimizin dileği. Bekleyip göreceğiz.

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Paşinyan popülizminin bedeli

Paz Eki 4 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email Azerbaycan ordusunun başarılı karşı atakları karşısındaki çaresizliklerini Türkiye’nin üzerine yıkmaya çalışan Paşinyan yönetimi, absürt açıklamalarıyla, rasyonel dünyadan ne kadar koptuğunu da gösteriyor. Cavidan Ahmedhanlı   |01.10.2020 İstanbul 27 Eylül’ün sabah saatlerinde Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarında başlayan sıcak çatışmalar halen devam ediyor. Ermenistan’ın başlattığı bu provokasyonlara […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump