İran, Karabağ sorununun taşıdığı riskleri görmezden geliyor

İran’dan gelen resmî, yarı resmî açıklamalar ve kamuoyu tepkileri doğrultusunda belirtmek gerekir ki Karabağ sorunu Tahran için jeopolitik risklerin yanı sıra etno-politik riskler de barındırmaktadır.

Dr. Mehmet Koç   |09.10.2020
İran, Karabağ sorununun taşıdığı riskleri görmezden geliyor

İstanbul

27 Eylül Pazar günü sabah saatlerinde Ermenistan ve Azerbaycan arasında yeniden alevlenen Karabağ sorunu bu kez farklı bir evreye girmiş durumda. Ermenistan’ın 1991-1994 yılları arasında Azerbaycan’a ait Karabağ ve çevresindeki yerleşim bölgelerini işgal etmesi ve bugüne kadar bu sorunun çözümsüz kalmış olmasının etkileri sadece bu iki ülke ile sınırlı kalmamıştır. Bölge aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlerin rekabet ve çatışma alanlarından birine de dönüşmüş durumdadır. Bir yandan Hazar denizi havzasındaki enerji kaynaklarının dünya pazarlarına açılan güzergâhı üzerindeki stratejik konumu, diğer yandan bölgede etnik milliyetçiliğin körüklenmesi, yeni istikrarsızlık ve çatışma alanlarını ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.

Türkiye işgal altındaki topraklarını geri alması için Azerbaycan’a tam destek verirken Rusya’nın şimdilik tarafsız kalmış olması, gelişmelerin Bakü’nün lehine ilerlemesini sağlamıştır. Fakat hem Ermenistan’a hem Azerbaycan’a sınır komşusu olan İran’ın taraflara acilen ateşkes ve sorunu müzakere yoluyla çözme çağrısı yapması taraflı bir tutum olmuştur. Zira toprakları işgal edilmiş bir ülkeyi, 28 yıldır denenmiş fakat hiçbir sonuç elde edilememiş bir yönteme davet etmek, işgalci gücün lehine bir açıklamadır. İran’ın Karabağ konusunda statükocu yaklaşımının sebepleri olduğu gibi sonuçları da olacaktır.

Hem sınır güvenliği hem de her iki ülke ile ortak etnik unsurlara sahip olması bakımından Karabağ sorunundan doğrudan etkilenen komşu ülke statüsünde olmasına rağmen, İran bu sorunun çözümü için tesis edilmiş uluslararası mekanizmaya dâhil edilmemiştir. Karabağ sorununda, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu’nun da taraflara sunduğu önerilerin hiçbiri kabul görmemiştir.

İran 1991 yılında bağımsızlıklarını ilan eden Azerbaycan ve Ermenistan’ı resmî olarak 25 Aralık 1991 tarihinde tanımıştır. Tahran’ın her iki ülkenin bağımsızlığını aynı gün tanımış olması, bu iki ülkeye yaklaşımını da göstermektedir. 1813 ve 1828 yıllarında Çarlık Rusyası ve Kaçar Hanedanı arasında imzalanan Gülistan ve Türkmençay Antlaşmaları neticesinde, bugünkü Azerbaycan ve Karabağ dahil olmak üzere Güney Kafkasya’daki topraklar Rusya’ya bırakılmıştı. İran söz konusu dönemden beri, bölgeyle var olan kültürel ve tarihsel bağlarını korumaya çalışmıştır; hatta bu bölgelerin İran’a ait olduğu fikrini kamuoyunun bilinçaltına işlemiştir. Dolayısıyla her iki ülke de İran’ın tarih, kültür ve medeniyet havzasının bir parçası olarak telakki edilmektedir.

Bununla birlikte Azerbaycan’ın İran’dan sonra nüfusuna oranla en büyük Şii çoğunluğa sahip olması, Kafkaslara “devrim ihracı” için de Tahran’a önemli bir fırsat sunuyordu. Fakat Azerbaycan’ın bağımsızlık sonrası yönünü (Türkiye başta olmak üzere) Batı dünyasına çevirmesi, Tahran için memnuniyet verici bir adım olarak görülmedi. Zira Azerbaycan, bu stratejik tercihinden itibaren, İran ile ideolojik olarak farklı kutuplarda yer aldı ve düşman ya da rakip olarak algıladığı devletlerle İran’ın ittifakından kaygı duymaya başladı.

Karabağ’ın İran’a yönelik jeopolitik riskleri

Azerbaycan’ın ABD, AB ülkeleri ve İsrail ile ilişkiler geliştirmesi, zamanla Tahran ve Bakü arasındaki makasın daha da açılmasına neden oldu. Zira Tahran’ın ABD’nin bölgedeki üslerine ve varlığına karşı durduğu bir pozisyonda, ABD ve İsrail ile geliştirilen askerî ve güvenlik işbirlikleri, İran’da bu güçler tarafından kuzeyden de kuşatılmaya çalışıldığı hissini doğurdu.

Azerbaycan’ın bu adımlarına karşılık olarak Tahran Erivan ile ilişkilerini geliştirdi. Bu vesile ile İran bir yandan Azerbaycan ve Ermenistan’ı dengelemeye çalışırken öte yandan Ermenistan üzerinden Rusya’ya bağlanacağı Güney Kafkasya koridorunu güvence altına almaya çalıştı. Tahran’ın bu hamlesi, aynı zamanda güneyindeki Körfez ülkeleri ve güneybatısındaki Irak’ın teşkil ettiği Arap dünyasının ve kuzeybatısındaki Türkiye, kuzeyindeki Azerbaycan ve Türkmenistan’ın teşkil ettiği Türk dünyasının yol açtığı jeopolitik baskıyı kıracak ve nefes alacak bir mecra yarattı. Bu bakımdan Ermenistan İran için (tarihsel ve kültürel yakınlıklarla birlikte) stratejik değeri yüksek, jeopolitik bir müttefik konumundadır.

İran’ın işgal edilmiş Karabağ konusundaki tutumunu bu tarihsel, ideolojik ve jeopolitik yaklaşımlar çerçevesinde değerlendirmek gerekir. İsrail’in son dönemlerde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn ile siyasi ve diplomatik ilişkilerini normalleştirmesinin hemen akabinde imzaladığı güvenlik ve istihbarat işbirliği anlaşmaları Tahran’ın öfkesine yol açtı. Karabağ’ın işgalden kurtarılması için başlayan askerî operasyonda İsrail’in Azerbaycan’dan yana tavır alması da Tahran’ın bu konuda Azerbaycan’a temkinli yaklaşmasına neden oldu.

Karabağ’ın İran için etno-politik riskleri

İran’dan gelen resmî açıklamalar bu konuda çelişkiler barındırıyor. Tahran’ın bir yandan Karabağ’ın Azerbaycan toprağı olduğunun altını çizmesi, öte yandan askerî operasyonun durdurulması yönündeki çağrısı, İran’ın samimiyet testinde başarısız olduğunu gösteriyor. İran’dan gelen resmî, yarı resmî açıklamalar ve kamuoyu tepkileri doğrultusunda belirtmek gerekir ki Karabağ sorunu Tahran için jeopolitik risklerin yanı sıra etno-politik riskler de barındırmaktadır.

Rusya’nın Ermenistan’a gönderdiği askerî araç ve teçhizatın İran üzerinden sevk edilmesi ve bunun Azerbaycan’ın Karabağ ve çevresindeki 7 reyonunu işgalden kurtarmak için başlattığı askerî operasyonlara denk gelmesi, İran Türklerinin tepkisiyle karşılaşmış ve Tahran’ın bu tutumu, Türk nüfusunun yoğun olduğu şehirlerde protestolar meydana getirmiştir. İran Türklerinin tepkisini dindirmek amacıyla Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan, Zencan ve Erdebil vilayetlerinin “cuma imamları” (Devrim Rehberi’nin temsilcileri), bir araya gelerek yayınladıkları ortak bildiride, Karabağ’ın İslam ve Azerbaycan toprağı olduğunu ve bu uğurda can veren askerlerin şehit olduklarını belirtmişlerdir. Resmî açıklamalardaki muğlaklıklar karşısında epey sarih olan cuma imamlarının bu tutumlarının, İran Türklerinin tepkisini dindirmeye yönelik adımlar olduğu, çok geçmeden Hükümet Sözcüsü Ali Rebii’nin ülkenin Karabağ konusundaki resmî tutumunun sadece Dışişleri Bakanlığı ve hükümet yetkilileri tarafından yapılan açıklamalardan ibaret olduğunu bildirmesinden anlaşılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği üzere, Türk ve Arap dünyası tarafından jeopolitik bir kuşatılmışlık duygusu içinde olan İran, aynı zamanda içeride de etno-politik bir kuşatma altındadır. Bu iki dünya arasında sıkışan Tahran, ülke içindeki söz konusu bölgelerde ise Türk, Kürt, Arap ve Beluçlarla çevrili durumda.

İran Karabağ’ın tetiklediği etno-politik fay hatlarının, daha önce Türkiye’nin Suriye ve Irak’ta terör örgütlerine karşı düzenlediği operasyonlar sırasında ülkedeki Kürt ve Türkler arasında gelişen kutuplaşmaya benzer sonuçlara yol açacağının farkında. Irak ile Kürt ve Arap, Türkiye ile Kürt ve Türk, Afganistan ve Pakistan ile Beluç nüfusu paylaşıyor olması, İran açısından avantajdan çok dezavantajlar barındırmakta. Zira söz konusu etnik unsurlarla ilgili komşu ülkelerde yaşanan gelişmeler, İran’ın içisine de sirayet etme kapasitesine sahip. Bu yüzden, İran’ın bugüne kadar komşu ülkelere karşı bir baskılama aracı olarak kullandığı etnik unsurlar, her geçen gün İran içerisindeki etnik kutuplaşmaları da derinleştirmekte. Bu durum sadece İran için değil, bütün bölge için ciddi riskler barındırıyor. Dolayısıyla Tahran, bölgede etnik fay hatları üzerinden komşuları sıkıştırma politikalarına devam ettiği takdirde, bu politikaların kendisine dönecek etkisini de hesaba katmak zorunda.

Bu bağlamda, Karabağ işgalinin en hızlı biçimde sonlandırılması, Tahran’ın etno-politik risklerini de azaltacaktır. Tahran’ın bu konuda farklı bir tutum geliştirmemesi durumunda, Karabağ sorunu İran Türkleri nezdinde etnik asabiyeti güçlendirecektir. Bugüne kadar “muhafazakâr Türkler” olarak bilinen ve mezhepsel paydaşlık üzerinden Farslarla adı konmamış bir stratejik ittifak içinde olan kesimler nezdindeki Türklük bilinci de giderek yükselecek ve bu durum Tahran için ulusal güvenlik risklerini de beraberinde getirecektir. Zira ülkenin birlik ve beraberliğinin garantörü konumundaki Türklerin farklı bir tercihe yönelmeleri, ülkenin kaderini değiştirme potansiyeline sahiptir. Tahran daha fazla stratejik hata yapmadan, sadece Karabağ değil, bölgedeki etnik ve mezhepsel politikalarını gözden geçirmelidir.

Fakat Tahran’dan gelen sinyaller, İran’ın etnik ve mezhepsel politikalarından vazgeçmeyeceği yönünde. Doğu Azerbaycan Şebister Milletvekili Cafer Rasti’nin Twitter hesabından yaptığı paylaşım bu konuda ip uçları barındırmakta. Rasti’nin mesajında, Aliyev’in hapisteki siyasî tutukları serbest bırakması hâlinde, “tekfirci” güçlere ihtiyaç kalmadan Karabağ’ın kısa sürede işgalden kurtarılacağını ileri sürmesi, Tahran’ın bilinçaltındaki siyasi duruşunu dışa vurmuştur. Rasti’nin dile getirdiği siyasi tutuklular İran’ın Azerbaycan’daki uzantılarıdır.

Tahran Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de olduğu gibi Azerbaycan’da da vekil güçler oluşturma çabası içsinde olmuş, ancak Azerbaycan’ın tedbirleri sayesinde bu çaba engellenmişti. İran’ın bölge ülkeleri içinde silahlı ve siyasi uydu örgütler kurma çabası, bölgesel barış ve istikrara başlı başına tehdit niteliğindedir. Tahran’ın son günlerde sıkça işlemeye çalıştığı “tekfirci güçlerin Türkiye tarafından Azerbaycan’ın İran sınırına yerleştirildiği” ve “bunun İran için tehditler barındırdığı” iddiaları da gerçekten uzaktır. Tahran bu söylemlerle İran’daki Türk kamuoyunu bir kez daha DEAŞ benzeri bir tehdit ve algı operasyonu ile kandırabileceğini düşünüyorsa yanılgı içindedir. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile yapılan telefon görüşmesinde, İran’ın sınır güvenliği konusundaki kaygılarını dile getiren İran Cumhurbaşkanı’na, söz konusu bölgenin işgalden en kısa sürede kurtarılarak güvenli hâle getirileceğini belirterek gerekli mesajı iletmiştir. Azerbaycan’ın yakın zamanda İran-Azerbaycan sınırını işgalden kurtararak güvenli bir hâle getirmesi durumunda, Tahran’ın “tekfirci güçler” söylemi üzerinden geliştirdiği tezler de boşa çıkacaktır.

Sonuç olarak, Tahran bölgesel üstünlük kurmak için komşularıyla daha fazla jeopolitik rekabet içine girmek yerine, stratejik ve jeopolitik işbirlikleri geliştirme çabalarına yönelmelidir. Aksi takdirde, diğer devletler içinde vekil güçler oluşturmaya çalışarak bölgenin barış ve istikrarına yönelttiği tehditlerin ve risklerin olumsuz sonuçlarını kendi sınırları içinde her geçen gün daha derin bir şekilde hissedecektir.

[Mehmet Koç İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) iç politika koordinatörüdür]

AA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Bursa'da 6 ayda İHA ile 26 bin 973 kat artışı tespit edildi

Paz Eki 11 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email BURSA (AA) – Bursa Büyükşehir Belediyesinin, kaçak yapılaşmanın önüne geçmek için devreye aldığı İnsansız Hava Aracı (İHA), son 6 ayda taradığı 405 bine yakın binada kat artışı belirledi. Belediyeden yapılan açıklamaya göre, Bursa Büyükşehir Belediyesi, nisanda İHA ile havadan takip uygulamasını başlattı. İHA bu […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump