Gençlere Sesleniyorum – 18

 

İNSANCA YAŞAMA ZEVKİ…

                                                                                

Sevgili gençler!

Bizler bu dünya hayatına yaşamak için geldik.

Ancak, istikbalden güzellikler ve mutluluklar umarak, yaşama azmini kaybetmeden, niçin yaratıldığımızın  bilincinde olarak yaşamak çok daha güzel ve anlamlı.

Ümitsizliğe, karamsarlığa ve  istikbal endişesine kapılmadan, geleceğin aydınlığının yakalanacağını umarak yaşamak; hayatı kolaylaştırır, büyük bir  zevk ve keyifle yaşanır  hâle getirir.   

Yaşama zevki, huzur ve mutluluğu ancak umut olduğu zaman tadılabilir. Umutlar kaybolunca, yaşama sevincini, mutluluğunu ve zevkini de beraberinde götürür.

 

Sevgili gençler!

Karamsar olmayın. İstikbalden iyi  güzel şeyler bekleyin ve kendinizi büyük bir umutla geleceğe hazırlayın.

Umudunu yitiren, gelecek endişesine ve karamsarlığına kapılan insan, hayat ışığını kendi elleriyle söndürmüş ve kendisini karanlığa mahkum etmiş olur.

Tam da burada kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de geçen “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz!…” ilahi emrini düşündüğümüzde, ne kadar derin bir anlam taşıdığını ve büyük bir ümit, şevk ve azimle bizi hayata sımsıkı bağladığını hemen anlar ve görürüz.

Yaşamanın güzel olduğunun farkına varan bazı insanlar, içinde bulunduğu bu dünyadan gitmek istemiyor…

Halbuki bu dünyanın geçici, öbür dünyanın ebedi olduğunu idrak edebilse faniye değil, Baki olana talip olur.  Animasyona değil, gerçeğe bakar. Gelip geçici anlık zevk ve mutluluklara değil, sonsuz mutluluğa koşar….

Parasının hesabını bilmeyecek kadar zengin de, elbisesi yırtık pıtık, ayakkabısının altı patlak olarak hayatını idame ettirmeye çalışan insan da “yaşamak” istiyor…

Bir anlık öfke ve kızgınlık sonucunda intihara kalkışan ve hayatına son vermeden kurtarılan insan da pişman oluyor ve “ yaşamak daha güzel..” diyor…

Zaman hızla akıp giderken günler, aylar ve yıllar ömrümüzü sessiz bir testere gibi kesip  gidiyor.  Üzülerek ifade edeyim ki; gençliğimizi, dinçliğimizi, güzelliğimizi, uzun uzun arzularımızı ve hayallerimizi de beraberinde götürüyor maalesef.

Yaşamayı güzelleştiren, Allah tarafından insana verilen görevdir.  

Yaratılış gayesine uygun davranarak yaşamını sürdüren ve kendisine verilen zamanı, Yaratıcı’nın rızasına uygun olarak  en güzel bir şekilde değerlendiren, dünyanın en huzurlu ve mutlu insanıdır.

      

Sevgili gençler!

Dünyada öyle yaşayın ki, hem şu kısacık dünyada, hem de ebedi olarak yaşayacağımız sonsuzluk aleminde mutlu olasınız…

Dünyanın saymakla bitmeyen nimetleri arasında insana yakışır bir biçimde helal zevklerle yaşayın!…

Yüreğinizde taşıdığınız iman, sevgi, merhamet (acıma duygusu), tevazu, umut, ve  sorumluluklarınızın olduğu bilinciyle yaşamak değişmeyen prensibiniz olsun.

Geçmişten ve yaşadığınız yıllardan ders alarak, hayatınızın her anını süsleyen güzel davranışlar sergileyerek ve kalıcı hizmetler yaparak yaşamak en büyük şiarınız olsun..

İnancınızın bir gereği olarak insanlara ve diğer canlılara karşı sevgi ve merhamet (acıma) duygusunu aklınızdan, gönlünüzden ve ruhunuzdan çıkarmadan yaşayın.   

Sevgi ve rahmet kökünden gelen  “acıma,  şefkat gösterme, af, lütuf ve ihsanla muamele etme” gibi güzel anlamlara gelen merhamet (acıma duygusunu)değişmeyen kuralınız olsun.

İslam dininin insana yaklaşımı ciddi olarak değerlendirildiğinde, şefkat ve merhametin ağır bastığı görülür.

Katılığın, sertliğin, kıyıcılığın İslam’da yeri yoktur.

İslam Dini’nde; katılığın değil yumuşaklığın,  şiddetin ve zulmün değil merhametin, intikamın değil affediciliğin geçerli olduğu bildirilmiştir.

Her dinde ve kutsal kitapta olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’de de inançsızlıkta direnenleri, doğru yoldan sapanları, günahta ısrar edenleri, tutumlarının karşılığı olarak çeşitli cezaların ve acıklı bir sonun beklediğini haber veren birçok ayet vardır.

Suç işleyenler, belirlenen kuralların dışına çıkanlar için yalnız dinler tarafından değil, her çağda her devlet ve otorite tarafından da en hafifinden, idama kadar her türlü ceza tertip edilmiştir.

Hiçbir nizam, kurallarını çiğneyenlere yeşil ışık yakmaz, «aferin», «iyi etmişsin» demez. Bu, dinler için de, devletler için de  geçerlidir.

Müslümanlık, Allah’ın varlığını ve birliğini tanımayanlara, getirdiği esaslara başkaldıranlara karşı dünyevi ve uhrevi çeşitli cezalar öngörmüştür.

Uygulamalardan anlaşıldığına göre bu cezalardan bazılarının caydırıcı etkisi ön planda tutulmuştur.

Üstelik her cezanın tam bir adaletle, asla zulüm ve intikam aracı haline getirilmeksizin uygulanmasını istemiştir.

Buraya kadar belirtmeye çalıştığımız gibi suç, ceza ve tehditler madalyonun yalnızca bir yüzü. Bazıları madalyonun yalnız bu yüzüne bakıyor…

Hâlbuki madalyonun bir de öbür yüzü var. Bu yüz, Yüce Allah’ın rahmetini, merhametini ve bağışlayıcılığını müjdeliyor….

Allah Teâlâ, kendisine ortak koşulması, varlığının ve birliğinin tanınmaması hariç bütün günâhları affedebileceğini Kur’an-ı Kerim’de haber veriyor:

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Tarafımızdan ona( Yahya’ya) kalp yumuşaklığı (merhamet) ve temizlik de (verdik). O, çok sakınan bir kimse idi. Ana-babasına çok iyi davranırdı; o, isyankâr bir zorba değildi. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağı gün ona selam olsun!” (Meryem Suresi, Ayet:13….15)

“Siz yerdekilere acıyın ki göktekiler (Allah ve Melekler) de size acısın.” (Tirmizi, 1-16)

“Allah, insanlara merhamet etmeyene rahmette bulunmaz.” (Buhari, Tehvid 2, Edeb 27)

“Allah’ın kuluna merhameti, şefkatli bir annenin çocuğuna olan merhametinden daha fazladır.”

“Cenâb-ı Hakkın yüz rahmeti vardır. Bunlardan yalnız birini dünyaya indirdi ve o bütün yaratıkların birbirine acımasına yetti. Kalan doksan dokuz merhametini âhirete bıraktı.” (Müslim, Tevbe-20)

Müslüman din âlimleri, bu İslâmi merhamet anlayışını çok iyi kavramışlardır. Bu konudaki sözleri gerçekten hayranlık uyandırıcıdır.

“İyilikte bulunduğunuz her canlı yüzünden size sevap vardır.” (Riyazu’s-Salihin C-1, S.161)

Kur’an’ın umumi havasından çok açık bir şekilde Yüce Rabbimizin merhamet ve bağışlayıcılığının ağır bastığı sonucu çıkmaktadır.

İbrahim Dussaki (K.S) merhametin evrensel mesajlarını şöyle duyurmuştur:

“Hiçbir mümin,  bütün insanları sevinceye, onlara şefkat besleyinceye, görünen ayıplarını örtünceye kadar olgunluğa ulaşamaz.”

İslâm, sevginin, huzurun, merhametin, bereketin, kardeşliğin, dostluğun, güvenin, yardımlaşmanın, insanca yaşamanın  ve ebedi mutluluğun  kaynağıdır.

Buhranlardan, bunalımlardan, sıkıntılardan, ızdıraplardan, elemlerden, isyan karanlığından  kurtulmanın tek kaynağı İslam’dır.

İslam’dan başka kurtuluş yolu aramak iğne ile kuyu kazmak kadar akıl ve mantık dışı, cahilane ve gülünç  bir davranıştır.

İnsan, maddi ve manevi yapıdan müteşekkildir.

İnsanın fiziki görünümü et ve kemik yığınıdır.  Onu değerli kılan ve diğer canlılardan üstün bir varlık haline getiren ise manevi yapısıdır.

Maddi yapının yaşamını sürdürebilmesi için gıdaya ihtiyacı olduğu gibi manevi yapının da zinde kalabilmesi için manevi gıdalara ihtiyacı vardır.

İnanç ve maneviyat olmadan, Yaratan’ın emir ve yasaklarına riayet edilmeden, yaratılış gayesine uygun yaşanmadan insanın manevi yapısını ayakta tutması, hayattan zevk alması, huzur içinde yaşaması, mutlu olması asla mümkün değildir.

İnsanlık tarihi, bu tür örneklerle doludur.

 

Sevgili gençler!

Maddi imkanlar,  insanı mutlu etmez. Sadece biraz daha fazla rahatlık  içinde yaşamasına aracılık eder.

Maddi imkanlar bitince ne oldum delisi olan insanın hayatı ferç olur. Gün gelir, kalıcı zannettiği zenginliğin yerinde yeller eser… Bu defa hafakanlar başlar… O şaşalı, debdebeli lüks hayat, biter ve yerini üzüntü, keder ve ızdıraba bırakır…

Manevi değerler böyle değil… Yatarılış gayesinin bilinciyle bütün zerreciklerine inanç ve maneviyat nüfuz etmiş olan bir insan, fakir de olsa dünyanın en mutlu insanıdır. Sakat da olsa dünyanın en mutlu insanıdır. Gözleri görmese bile Yaratan’ın emir ve yasaklarına uymanın karşılığında  gönlünde parlayan iman nuru ve gönül huzuruyla  dünyanın en mutlu ve bahtiyar insanıdir.

Sevgili gençler!

Hayatınınızın her anında kalbinizde iman, aklınızda Allah korkusu ve  ruhunuzda İslam şuuru eksik olmasın!…. Yaşamanın anlamı ve zevki ancak manevi değerlerin ön plana çıkmasıyla mümkündür.

………….

Prof. Dr. Bayram Altan‘ın Yeni Kitabı

Hayatımızı Aydınlatan ALTIN SÖZLER‘ çıktı:

İRTİBAT:

b.altanoglu@gmail.com

Prof. Dr. Bayram ALTAN

İSAK-İslam Ülkeleri Akademisyenler Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı / e-Mail: b.altanoglu@gmail.com

One thought on “Gençlere Sesleniyorum – 18

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Next Post

Kazakistan ile Türkiye uzay alanında iş birliği yapacak

Per Eki 15 , 2020
Share on Facebook Tweet it Email NUR SULTAN (AA) – Türkiye Uzay Ajansı ile Kazakistan Uzay ve Havacılık Komitesi arasında uzay alanında iş birliği mutabakatı imzalandı. Kazakistan Dijital Gelişme, İnovasyon ve Uzay Sanayi Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, Türkiye Uzay Ajansı Başkanı Serdar Hüseyin Yıldırım, Kazakistan'a gerçekleştirdiği iki günlük çalışma ziyareti […]

Aktüel Haberler

Instagram did not return a 200.

Bize Sponsor olun!..

NEDEN BANNER REKLAMI? EUTURKHABER'e reklam vererek firma tanıtımınızı fotograf, video olarak yapma imkanına sahip olabilirsiniz. Banner reklamı vermeyi cezbeden bir özellik de düşük maliyette olması ve geniş kitleye ulaşılabilmesi. İnternet gazeteciği artık revaçta. Ücretsiz olarak günlük haber takibi imkanı elde eden internet takipçilerinin IAB İnternet ölçümleme araştırmasına göre 12 yaş üzeri kullanıcı sayısı 25 milyonu aşmış durumda., bu her ülke için ortalama böyledir. Bu yaş oranlarının 80'lik bölümünün 35/40 yaşın altında olması da tüketici potansiyeli en yüksek kesim olarak ortaya çıkıyor. EUTURKHABER'E REKLAM VERMEK NEDEN ÖNEMLİ: Dar kesime hitab eden ve anlık reklamlar hemen unutulur. Avrupa Türkleri Haber Portalı'mız, EUTURKHABER İnternet gazetemizde çıkan reklamlar ise; Reklam yayımlandığı sürece 7 GÜN 24 SAAT Okurlarının gözü önünde kalır. Banner reklamları, ek olarak Facebook, Twitter vb. platformlarda da geniş kitleye yönlendirilen haberler sayesinde açılan her sayfada görüntülenir. Bu nedenle MARKANIZ ve İŞYERİNİZ EUTURKHABER'de GERÇEK DEĞERİNİ BULUR!.. EUTURKHABER'e verdiğiniz banner reklamı ile arama motorları hedefleme yapar ve doğrudan firmanıza yönlendirerek potansiyel müşterilerinizle buluşmanızı sağlar. Firmanızın kampanyalarını ve reklamlarınızı sürekli takip ederek, herhangi bir trend değişikliğinde düzenlemeler yapılabilir ve istediğiniz zaman ilana son verebilirsiniz. Karar vermek için acele edin; Bir an önce Avrupa Türkleri Haber Portalı EUTURKHABER'e Banner reklamı vererek tanıtımınızı ve kazancınızı artırın.
BANNER REKLAMI İÇİN; (as@euturkhaber.com) mail adresimizden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Editörden

İSTANBUL'UN FETH-İ

Bugün bazı rakam ve olaylarla açıkladığımız fetih hadisesi, ecdadın yaşadığı zorluklara rağmen İslam‘ı yaymak için gösterdiği azmin eseridir. Hadiseyi okurken bunun bir şehrin zaptedilmesi olarak değil, Peygamber Efendimiz‘in övgüsüne mazhar olmak isteyen ecdadın cihad şuurunun sonucu olduğunu idrak etmeliyiz. Bu sayfadaki rakamlara takılı kalmadan ecdada ve bıraktığı mirasa ne kadar sahip çıkabildiğimizi de düşünelim. Fethi ve fatihleri anlamak ümidiyle: Ya Rabb! Hazret-i Peygamber (sallâllahü aleyhi ve sellem)in müjdesine nail olmuş o büyük cihangir Fatih Sultan Mehmed Han‘ın ruhundaki ulvi hasletlerden, özellikle din gayretinden ve fetih şuurundan şu son asırlarda sahipsiz kalan nesline de bir nasib ihsan ve ikram eyleyip onlar eliyle İslam‘ı ve müslümanları yeniden aziz eyle!... AMİN! O, ne güzel kumandan O, ne güzel ordu 6 Nisan 1453: Birlikler Haliç‘ten Marmara kıyılarına kadar yayıldılar ve kara surlarına 700-800 metre yaklaştılar. Türk ordusunun komutanı Sultan II. Mehmed, 15 bin kişilik yeniçeri birliği ile merkezde, Topkapı ile Edirnekapı arasında bulunuyordu. Sağ kanada Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa ile Vezir Mahmut Paşa kumanda ediyordu. Bunlar 50 bin kişilik Anadolu askeri ile Yedikule‘den Topkapı‘ya kadar uzanan bölgeyi tutmuşlardı. Sol kanada Rumeli Beylerbeyi Karaca Paşa kumanda ediyordu. 50 bin kişilik Rumeli askeriyle Edirnekapı‘dan Tekfur Sarayı‘na kadar olan yeri tutmuştu. Zağanos Paşa bugün Beyoğlu denilen ve o zamanlar boş bulunan tepeleri tutuyor, böylece Galata‘daki Cenevizlilerin kalelerinden çıkmalarını ve Bizans‘ı desteklemelerini önlüyordu. 6-7 Nisan 1453: İlk top atışları başladı. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkıldı. 9 Nisan 1453: Baltaoğlu Süleyman Bey Haliç‘e girmek için ilk saldırıyı yaptı. 9-10 Nisan 1453: Boğazdaki surların bir bölümü ele geçti. Baltaoğlu Süleyman Bey Prens adalarını ele geçirdi. 11 Nisan 1453: Büyük surlar dövülmeye başlandı. Surlarda tahribat önemli boyutlara ulaştı. 12 Nisan 1453: Donanma Haliç‘i koruyan gemilere saldırdı fakat Hristiyan gemilerinin üstün gelmesi Osmanlı ordusunda moral bozukluğuna yolaçtı. Fatih Sultan Mehmed‘in emri üzerine havan topları ile Haliç‘deki gemiler dövülmeye başlandı ve bir kadırga batırıldı. 18 Nisan 1453, Gece : Padişah, ilk büyük saldırı emrini verdi. Dört saat süren saldırı püskürtüldü. 20 Nisan 1453: Yardıma gelen erzak ve silah yüklü, üçü Papalığın, biri Bizans‘ın dört savaş gemisiyle Osmanlı donanması arasında Yenikapı açıklarında bir deniz savaşı meydana geldi. Padişah bizzat kıyıya gelerek Baltaoğlu Süleyman Paşa‘ya gemileri her ne pahasına olursa olsun batırmasını emretti. Fakat düşman gemileri engellenemedi. Bu durumdan istifade etmek isteyen İmparator bir barış önerisinde bulundu. 22 Nisan 1453: Sabahın erken saatlerinde Hristiyanlar, Fatih Sultan Mehmed‘in inanılmaz azminin Haliç sırtlarında, karadaki gemileri hayret ve korkuyla gördüler. Öküzlerle çekilen 70 kadar gemi yüzlerce gemi tarafından halatlarla dengeleniyor ve kızaklar üzerinde ilerliyordu. Öğleden sonra gemiler artık Haliç‘e inmişlerdi. Türk donanmasının umulmadık biçimde Haliç‘de görünmesi Bizans üzerinde büyük bir olumsuz tesir yaptı. Bu arada Bizans kuvvetlerinin bir kısmı Haliç surlarını savunmaya başladığı için, kara surlarının savunması zayıfladı. 28 Nisan 1453: Bizanslılar‘ın Haliç‘deki gemi yakma girişimi yoğun top ateşiyle engellendi. Ayvansaray ile Sütlüce arasına köprü kuruldu ve buradan Haliç surları da ateş altına alındı. Deniz boyu surlarında tamamı kuşatıldı. Bizans İmparatoruna Ceneviz‘liler aracılığıyla koşulsuz teslim önerisi iletildi. İmparator bu teklifi kabul etmedi . 7 Mayıs 1453: 30.000 kişilik bir kuvvetle Bayrampaşa deresi üzerindeki surlara yapılan 3 saatlik saldırı sonuca ulaşamadı. 12 Mayıs 1453: Tekfursarayı ile Edirnekapı arasında surlara yapılan büyük saldırı püskürtüldü. 16 Mayıs 1453: Eğrikapı önüne kazılan lağımla Bizans‘ın açtığı karşı lağım birleşti ve yeraltında şiddetli bir çarpışma oldu. Aynı gün Haliç‘deki zincire yapılan saldırı da başarılı olamadı. Ertesi gün tekrar saldırıldı, yine sonuca ulaşılamadı. 18 Mayıs 1453: Hareketli ağaçtan bir kule ile Topkapı yönünden saldırıya geçildi. Şiddetli çarpışmalar akşama kadar sürdü. Bizanslılar gece kuleyi yaktılar, doldurulan hendekleri boşalttılar. 25 Mayıs 1453: Fatih Sultan Mehmed Han, İmparator‘a İsfendiyar Beyoğlu İsmail Bey‘i elçi göndererek son kez teslim olma teklifinde bulundu. Bu teklife göre imparator bütün malları ve hazinesiyle istediği yere gidebilecek, halktan isteyenler de mallarını alıp gidebilecekler, kalanlar mal ve mülklerini koruyabileceklerdi. Bu teklif de reddedildi. 26 Mayıs 1453: Kuşatmanın kaldırılması, aksi durumda Macaristan‘da Bizans lehine harekete geçmek zorunda kalacağı, ayrıca Batı devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın yaklaşmakta olduğu gibi söylentilerin artması üzerine Fatih Sultan Mehmed Savaş Meclisini topladı. Bu toplantıda, baştan beri kuşatmaya karşı olan Çandarlı Halil Paşa ve taraftarları kuşatmanın kaldırılmasını savundular. Padişah ile birlikte lalası Zağanos Paşa, Hocası Akşemseddin, Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatlar buna şiddetle karşı çıktı. Saldırıya devam etme kararı alındı. 27 Mayıs 1453: Ertesi gün yapılacak genel saldırı orduya duyuruldu. 28 Mayıs 1453: Ordu zamanını ertesi gün yapılacak saldırıya hazırlanmak ve dinlenmekle geçirildi. Tam bir sessizlik hakimdi. Fatih safları dolaşarak askeri yüreklendirdi. Bizanslılar ise bir dini ayin düzenlendi, Bizans imparatoru herkesi Ayasofya‘da toplayarak savunmaya davet etti. Bu tören Bizansın son töreni oldu. 29 Mayıs 1453: Birlikler hücum için savaş düzenine girdiler. Fatih Sultan Mehmed sabaha karşı savaş emrini verdi. Konstantinopolis cephesinde askerler savaş düzenini alırken halk kiliselere doluştu. Osmanlı ordusu karadan ve denizden tekbirlerle ve davul sesleri ile son büyük saldırıya geçtiler. İlk saldırıyı hafif piyade kuvvetleri yaptı, ardından Anadolu askerleri saldırıya geçti. Surdaki gedikten içeriye giren 300 kadar Anadolu askeri şehit olunca, ardından Yeniçeriler saldırıya geçti. Yanlarına kadar gelen Fatih Sultan Mehmed‘in yüreklendirmesiyle gögüs göğüse çarpışmalar başladı. Surlara ilk Türk Bayrağını diken Ulubatlı Hasan bu arada şehit oldu. Her yandan kente giren Türkler, Bizans savunmasını tümüyle kırdı. Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı‘dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca Ayasofya‘ya gitti. Mabedi temizletti, duvarlardaki tasvirleri kapattı ve ilk Cuma namazını orada gazileriyle birlikte kıldı. Daha sonra Ayasofya‘ nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyyet ve vakf eyledi. Kuşatma hazırlıkları Sultan II. Mehmed‘e "Fatih" ünvanı verilmesine sebep olan İstanbul‘un fethi, dünya için yeni bir dönemin başlamasına sebep olmuştur. "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyen Sultan II. Mehmed‘in o güne kadar görülmemiş savaş taktiklerini uyguladığı kuşatmanın hazırlıkları zamanın başkenti Edirne‘de başlamıştır. İstanbul‘un aşılamaz denilen surlarını yerlebir etmeye yarayacak büyük toplar "Şahi" döktürülmüştür. Topların yanısıra Bizans‘a denizden gelebilecek yardımları engelleyebilmek amacıyla büyük bir donanma oluşturulmuş, Yıldırım Bayezid tarafından inşa ettirilen Anadolu Hisarı‘nın karşısına Rumeli Hisarı (Boğazkesen Hisarı) yaptırılmıştır. Kuşatma için hazırlanan asker sayısı ise 20.000‘i yeniçeri olmak üzere toplam 100.000 kişidir. Bütün bunların yanısıra Balkanlar‘dan gelebilecek herhangi bir Hıristiyan yardımı için de bazı bölgelere ordular gönderilmiştir. Böyle yardım toplamaya kalkışabileceklere de gözdağı vermiştir. Yapılan hazırlıkların farkında olan Bizans İmparatoru Konstantin, Avrupa devletlerine yardım çağrısında bulunmuştur. Hıristiyanlar‘ın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak bölündükleri 1054‘ten o güne kadar birbirlerine hasım olmaları sebebiyle bu yardımlar gelmemiştir. Bazı İtalyan şehir devletleri askerlerini Bizans‘a yardıma göndermişlerdir. Gelen yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000‘i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu. Ayrıca Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç‘in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti. Rumlar‘ın malına canına ve namusuna dokunulmadı Fatih Sultan Mehmed han, çağına askerlik dersi verirken, insanlık dersini de unutmamıştı. Osmanlı taarruzuna elli gün boyunca dayanan ve yüzlerce Müslüman‘ın kanının akmasına sebep olan Bizanslılara, fetihten hemen sonra herkesin emniyette olduğunu açıklamıştı. Özellikle o çağda ele geçirilen bir şehrin eski yönetimiyle ilgili hiçbir eseri ayakta bırakılmazdı. Fatih‘in askerleri ise yıkılan kiliselere varana kadar herşeyin yeniden imarı için çalışmışlar, hatta Rumları 6 akçe karşılığında çalıştırarak, onların da ekmek parası kazanmalarını sağlamışlardı. Bütün bunların bir açıklaması vardı: Muzaffer komutan ve askerleri "Le tüftahanne‘l-Konstantiyye. Ve le ni‘me‘l-emiru emiruna ve le ni‘me‘l-ceyşu zaIike‘l-ceyş." müjdesinin sırrına nail olmuş komutan ve askerlerdi. Kimsenin malına, canına ve namusuna dokunulmadı. Fetih öncesi son konuşma Sultan Mehmed Han, son akşam bütün yöneticilerini toplayarak şu konuşmayı yaptı: "Bu şehir, eski Roma‘nın başkenti olup, güzellik, zenginlik ve şerefin doruğuna ulaşmış ve adeta dünyanın merkezi olmuş bir şehirdir. Orada siz de servet ve saadet bulacaksınız. Fakat en büyük menfaat, dünyanın en ünlü beldesini zapt etmek, fethetmek olacaktır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Bu beldenin görünüşteki azametine, kudretine aldanarak zapt edilmesinin güç olduğunu sanmayınız. Sizin hücumunuza mukavemet edemeyecektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakın. Tunç topların açtığı şu üç delikten, yalnız hafif piyadelerimiz değil, en ağır süvarilerimiz bile geçebilecektir. Şimdi önümüze serilen yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür. Parlak bir savaş için birbirinizi teşvik ediniz. Hatırlayınız ki parlak bir savaş için üç ana şart vardır: İyi niyet, kötü hareketlerden çekinme ve tam itaat, yani sükûnetle ve disiplin içinde verilen emirlerin tamamen yerine getirilmesi. Şimdi, yüce bir azmin verdiği coşkunluk ile savaşa koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz. Bana gelince, sizin başınızda dövüşeceğime yemin ederim. Herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi herkes kendi mevkiine dönsün. Yiyip içiniz ve birkaç saat istirahat ediniz. Emrinizdekiler de aynı şekilde hareket etsinler. Her tarafta mutlak bir sessizliğin sağlanmasını emrediniz. Sonra, tan vaktinde, kalkar kalkmaz taburlarınızı tam bir düzen içinde hazırlayınız. Hiç bir şey ile ve hiç kimsenin tesiriyle ağırbaşlılığınızı, temkininizi bozmayınız. Sakin ve rahat olunuz. Fakat savaş borusunun çalındığını işitince ve sancakların rüzgârla dalgalandığını görünce, silah elde, derhal ileriye atılınız!" "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır" Fatih Sultan Mehmed, İstanbul‘un feth edilmesiyle birlikte, Osmanlı Devleti‘ ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet‘ i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payi tahtı olmalıdır. " diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu‘ da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir Beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Bir çok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna‘dan Fırat‘a kadar yayıldı. Anadolu‘ da milli birlik tesis edildi. Sultan Mehmed Han‘ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü imar faaliyetlerinden ve ilmi gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da daima zirveyi yakalamıştır. Özellikle İstanbul‘un imarına önem veren Mehmed Han, saray, camiler, medreseler, imaretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dört bin dükkan yaptırarak vakfetmiştir. Büyük camilerin yanındaki medreseler haricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su tesisleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fatih devri eserlerindendir. Fatih Sultan Mehmed Han, bunlara ilaveten Bursa‘da 37, Edirne‘de 28, diğer şehirlerde de 60 cami inşa ettirmiştir. "Karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi" Fetihle ilgili Bizanslı tarihçi Dukas(1400-1470) kitabında şu sözleri sarfediyor: "Böyle bir harikayı kim gördü ve kim duydu? Keyahsar [Keyhüsrev] denizde köprü inşa ederek, karada yürür gibi, bu köprü üstünden karşıya asker geçirdi. Bu yeni Makedonyalı İskender ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan II. Mehmed, karayı denize tahvil etti ve gemileri dalgalar yerine dağların tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu adam, Keyahsar‘ı da geçti. Zira Keyahsar, Çanakkale Boğazı‘nı geçti ve Atinalılar‘a mağlub olarak muhakkar [hakarete uğramış] bir halde geri döndü. Mehmed ise, karayı denizde olduğu gibi geçti ve Bizanslıları mahvetti ve hakiki altın gibi parlayan İstanbul‘u, yani dünyayı tezyin eden şehirlerin kraliçesini fetheyledi." Kaynak: Milli Gazete

Quick Jump